''Tüm İslam Aleminden özür diliyoruz. APOKRİFAL aslında bir yalandan ibaretmiş...''


Bu yazı ilk kez bu linkte yayımlandı, yazıyı kaynağında da okuyabilirsiniz. Aslında bu yazının sonunda ''DÜNAYAYI SARSACAK'' BİR YALAN VE HİLE OLDUĞUNU ANLAYACAKSINIZ: http://www.suryaniler.com/forum.asp?fislem=cevaplar&kategoriid=4&ustid=3836

BEN KENDIM DEGILIM

Geçtiğimiz günlerde Kıbrıs’ta Narkotik ve Kaçakçılığı Önleme Şubesi ekiplerinin gerçekleştirdiği operasyonlarda kaçak tarihi eserler ele geçirildiği duyuruldu. İlk operasyonda 1500 yıllık, Süryani alfabesi ile Aramice dilinde, parşomen üzerine altın harflerle yazıldığı iddia edilen bir el yazması bulunmuştu.(1)

Ajanslara göre, yaklaşık bir ay önce paha biçilmez 100 sayfalık tarihi bir eserin Türkiye’den Kıbrıs’a getirildiği ihbarı yapılmıştı. Süreç içerisinde yapılan takipler çerçevesinde söz konusu yazmanın Gazimağusa’daki otobüs terminalinde pazarlanacağı bilgisine ulaşıldığı belirtiliyordu. Terminalde, araç içerisinde naylon poşete sarılı olarak ele geçirilen yazma ve yapılan soruşturmalar çerçevesinde bir ovada bulunan taşların altına gizlenmiş bir adet adak heykeli ile bir adet Hz. İsa kabartmalı taşın tespit edildiği kaydedilmişti. Olayla ilgili 9 kişi, gözaltına alındıktan sonra yurt dışı çıkış yasağı ile tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Haberin duyulması ile son dönemlerde popüler olan Barnabas İncili’nin bulunmuş olabileceğine dair spekülasyonlar da basında yer almaya başladı. Apokrifal (Latince,halktan gizlenen) isimli bilgi öbekleri üzerine başarıyla kurgulanıp pazarlanmış kitapta, uğrunda cinayetlerin işlendiğine dair iddialarda bulunuluyordu. Durumu, geçen yıl kaçırılan rahip Edip Savcı’dan , tehdit edilen çevirmene ve Ergenekon sanıklarının kitaba sahip olma isteğine kadar çekiştiren kimi medya unsurları bu esrarengiz meseleyi köpürttükçe köpürttü. Sözkonusu kitapta köylüler tarafından Şırnak–Uludere`de bulunan kayıp dört Barnabas İncil nüshasından bir tanesinin de Genelkurmay Başkanlığı Özel Harp Dairesi`nin gözetiminde , üç demir kapı aşılarak geçilen bir bölümünde muhafaza edildiği iddia edilmişti. Herhalde dünyayı ayağa kaldıracak böylesine bir İncil’in psikolojik tahrip kalıbı olarak ya da inanç sistemine bir düşünsel atom bombası olabileceği öngörülmüştü. Bir yazmanın çevirisini yaptırmak için neden mafyatik unsurların devreye girdiği, halbuki sayfaları pek çok uzmanın gönüllü olarak çevirebileceği düşünülmedi. Son kertede Kıbrıs’ta bulunan yazma da bu hayal mahsulleri ofisine hizmet edecek yeni bir gelişme olarak ortaya çıkmış oldu.

Antik dünyadan bir bulgunun ortaya çıkarılması, ilgili tüm kesimlerde heyecan yaratmıştı muhakkak. Bu merakla, yazmayı inceleyen KKTC Milli Arşiv ve Araştırma Dairesi müdürü sayın Gökhan Şengör’e ulaştık. Arşiv müdürü, beş polis görevlisi eşliğinde yazmayı incelediğini, ilk tespitlerini yapıp bir kaç fotoğraf çektikten sonra tekrar onlara emanet ettiğini bildirdi. Her parşomen yaprağının (2) bir yüzünün altın harflerle yazıldığı, içinde bir harita ve birkaç resmin (el ,güneş, dua eden rahibe, ağaç ,terazi imgeleri) olduğu, 100 sayfalık yaprakların deri iple dört delikten birbirine tutturulduğu ve kabının da katlanarak sert-leştirilmiş deriden yapıldığı bu yazmanın, gerçek olabilirliği kuşkusu içimizi kemirmiyor değildi. Şengör, Aramice ile ilgili Türkiye’de uzman yokluğundan fikir sahibi olabilecek bir akademisyene raporu gönderdiklerini ve haber beklediklerini de ekledi. Kendisine yardımcı olabileceğimizi, en azından fotoğraflardan basına yansı-yan ve kendi çektiklerinden bir iki örneğin yeterli olabileceğini ilettik. Samimiyetimize güvenen uzmandan ilgili belgeler alınıp yurt dışında bir kaç profesöre iletildikten sonra cevabı merakla beklemeye başladık. Birkaç gün aralıkla yorumlar da dökülmeye başladı.

Yazma, değil 1500 yıllık, bu sitenin kuruluş tarihinden bile eski olamazdı.Tabaklanmış deri özel işlemlerden geçirilerek antik doku izlenimi verilmiş, kimi sayfalarında kenarlardan eskitilmiş, yıpranmış havası verilmişti. Bulguları da Milli Arşiv Müdürü ile paylaşarak gerekli bilgileri ilettik. Piyasadaki bu tür sahte eserlerin üretim şekillerinin birbirine benzediğini öğrendik. Yüzlerce yıl önce , meşe, ceviz ağacı özütü gibi çeşitli reçinelerle elde edilen mürekkep ve bitkisel boyalar yerine kimyasal bileşenler kullanılırmış. Bu tür kitaplar, genelde Kuzey Irak bölgesinde ve Güneydoğu Anadolu’da ve çoğunlukla Doğu Süryanice , nadiren Batı Süryanice (Süryanice Aramice’nin bir formudur) stiliyle üretilirmiş; hatta koruyucu metal kutuları da olurmuş. İçerik olarak bilinen eski orijinal metinlerden bir kısmının kopyalanmasına çalışılır ona da eklemeler yapılır ve sayfalar gevşek şekilde birbirine bağlanırmış . Bu tarz çalışma! grupları birkaç yıl önce, işi biraz daha ileri! yani geriye götürüp, dünya dillerinin kökeni olan Fenike alfabesi ile sözde antik Yezidi el yazmaları üretmişlerdi .

Bizim kutusuz, söz konusu kadim! yazmadaki tezhipler de doğum günü süslemelerinde , tebrik kartı yazılarında kullanılan bildiğimiz altın yaldızlı keçe kalemle yapılmış . Uzmanlara göre, bu örnekte bazı anlamlı kelimelere , geç dönem noktalamalı Arapça ile karışık Süryanice harflerin rastgele hatalı bağlantılarla eklendiği ve herhangi bir anlam ifade etmeyen yazı öbekleri oluşturulduğu bir çalışma vardı. Kimbilir, belki de yazıları okuyamayanların ‘’ herhalde daha eski bir zamana tarihlendiğinden paha biçilmez olmalı’’ diye düşünmeleri isteniyordu. Tabii, kitabın şifreli yazılma olasılığını düşünen akıllılar da olacaktır.

Görüşünü aldığımız İstanbul Üniversitesi Eskiçağ Tarihi Profesörü sayın Oğuz Tekin de 2863 nolu Kültür Varlıklarını Koruma Kanunu çerçevesinde , tarihi eser vakalarını inceleyen uzmanlardan biri olarak, bugüne kadar çağrıldıkları kaydı olmayan çalıntı tarihi eserlerin 10’unun yazma eserler olduğunu , bunların da önemli kısmının sahte çıktığını belirtti. Yurt dışında uzmanların ,detaylı araştırmalarda eserin kokusu , kamışın yapısı ,mürekkepin oksitlenme hali, karbon testi, maruz kalınan ışık ve hava ,yazı stili, hattatın ismi ve eseri yazdığı tarihi gibi pek çok analizi yapabildiklerini anlattı. Bizim bildiğimiz kadarıyla da uzun uğraşlarla yazılan antik metinlerde, eserlerin hattatının muhakkak ismini, dönemdeki liderleri ve olayları da tarihe not düşmek adına son sayfaya yazması ( kolofon) gelenek hale gelmişti. İnsanoğlunun okuduğu ilk kitabı olan gökyüzünden sonra yazılı hayata geçişle artık el yazmaları da tarih sahnesinde yerlerini alacaktı.

Tarihi eser kaçakçılığı konusunda görüşünü aldığımız bir diğer uzman da İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Profesörü sayın İnci Delemen’di. Delemen, bu kaçakçılığın uyuşturucu ve silahtan sonra üçüncü büyük suç trafiği olduğu ve akışın doğal olarak tarihi soyulan ülkeler, tarihsel kültürleri açısından zengin olan, ancak günümüzde ekonomik güçlükler yaşayan ülkeler ( Akdeniz in doğu kıyıları ve Irak , güney Asya, orta ve güney Amerika, Afrika) den ABD, İngiltere, İsviçre ve Japonya’ya doğru yöneldiğini belirtti.(3) Sahtecilik de aynı alım-satım zinciri üzerinde yol alırken çeşitli ülkelere yayılıyormuş. Bizim yazma da muhtemelen Irak-Türkiye-Kıbrıs hattından yurt dışına pazarlanacaktı.

Bu noktada aklımıza Kamerun ve Avrupa da çekilen 2007 yapımı "Ben Kendim Değilim" isimli benzer bir trafiğe dikkat çeken belgesel film geldi.(4) Film, uluslararası Afrika tarihi eserleri piyasasındaki karmaşık insan ilişkilerini inceliyor. Gerçek kültürel objelerin ve sahtelerinin yerel, ulusal ve uluslararası piyasalardaki dolaşımını sahneleyen film, Afrika da sömürgeleştirme döneminden başlayıp bugünkü küresel kapitalizm anlayışına kadar devam eden kültürel miras kaybını ve kıtanın yağmalanmasını konu alıyor. Belgeselin bir bölümünde, Afrika’nın tarihi törensel ayinlerinde kullanılan sözde orijinal masklar; ağaç kütüğünün yakılması , özel işlemlerle şekillendirilip eski görüntüsü verilmesiyle bölgedeki turistlere ve yurt dışındaki antikacı dükkanlarına pazarlanıyor. Irak işgali (5) sonrasında , çalıntı kültürel varlıklar kaosundan faydalanıp sahtelerinin de pazarlanma trafiğinin arttığı şu dönemde , sürecin kopyalama, dağıtım serüveninin bir belgesel aracılığıyla nasıl işlediğini görmek de ilginç olurdu doğrusu.

Kadim! yazmamızın fotoğraflarını inceleyen Oxford Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü Aramice/Süryanice okutmanı sayın Dr. David G.K Taylor (6), bu sahteciliğin bize en azından antik tekstlerin nasıl bir görünümde olabileceği ile ilgili fikir verdiğini belirtirken aynı zamanda yıllar öncesine göre Ortadoğu’da taklit kalitesinin de son derece düştüğünü vurguladı. Geçmişte , konunun ehli olanları bile yanıltacak estetikte ve stilde profesyonel taklitlerin üretildiğini , şimdi ise bölgedeki kaotik ortamla maddi gelir elde etmek amacıyla halkın hem kendi gerçek kültürel varlığını hem de böylesine özensiz sahteleri üretip sattığını söyledi. Sahtelikle ilgili bir diğer önemli ipucu da Amerika’dan geldi. New Jersey’de Aramice konusunda uzman sayın Steve Caruso da 2008 yılının Temmuz ayında, Türkiye’den geldiğini belirten bir şahsın , elindeki yazmayı kendisine orijinalmiş gibi pazarlamak istediğini söyledi. Araştırdığımız yazmanın fotoğrafına ilk baktığında da kendisine gösterilen altın yaldızlı harflerin, derinin rengi ve sembollerin benzerliğinden aynısı olduğunu sanmış. (7)

Durum netleştikten sonra masalların ‘’Bir Varmış Bir Yokmuş’’unu anımsadık. Bu sonuçla beraber, ellerinde yazmayla yakalananların, sahte olduğu için serbest bırakılacaklarına mı sevinip yoksa hayallerinin suya düşüp yok olduğuna mı kahredeceklerini kendilerine bırakarak, payımıza düşen görevi tamamlamış olduk.

Her karışından tarih fışkıran bu topraklarda heykelden , yazmaya, pişmiş toprak gereçlerinden , ahşap gemilere pek çok gerçek tarihi eser bulunmuş ve bulunacaktır; büyük dedelerin testilerde sakladığı altınlardan, yürek çarpıtan haritalara; coğrafyadan koparılanların geride sakladıkları gömülerden, Anadolunun arkaik medeniyet eserlerine kadar... Tarihine ve köklerine sahip çıkmayan, kültürünü ancak turizme katkısı ölçeğinde değerlendirip (8) onu yarına taşıyamayan bir anlayışla yönetilirken; ülkede arkeolojinin, sanatın ve tarihin bunca üvey evlat gördüğü bir düzeyde tabii ki, sahte dünyaların ‘’büyüklere masallar’’ı da her zaman yanıbaşımızda olacaktır.

Yağmalanan bu varlıklarla geçmişimizin kimliksizleşmesi de, taklit edilen eserlerin gittikçe bozulan kalitesini andırmakta. Süryanice , Mezopotamyanın engin uygarlık beşiğinde doğmuş, yaşayan en eski üç dilden biri ve binlerce yılın birikimi olarak nitelendirilen bir dil. Antik dönemin Edessa sı günümüzün Urfa sında kök salmış bu dile ait , topraklarımızda üretilmiş ama koruyamadığımız gerçek eserlerin şimdi sadece sahtelerini konu etmemiz de bir o kadar acıtıcı. Bu birikim, geçmişten geleceğe ışık tutması için Oxford, Cambridge, Princeton, Duke, Brown, Leiden gibi köklü üniversitelerde uzun süredir akademik düzeyde araştırıldığı gibi, kendi anavatanında da susuzluğunun giderilmesini hakkediyor. Kültür tarihinde, ‘’Doğu’’nun metinlerinin ‘’Batı’’ya, ‘’Batı’’nın metinlerinin ‘’Doğu’’ya tercümesinde kilit rolle kültür köprüsü olmuş bu varlığa, en azından taklitçiler kadar değer görülen bir yaklaşım ümidiyle kısa serüvenimizi noktalıyoruz.

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar