Ateizm


Ateizm kelimesi Yunanca da "Tanrı" anlamına gelen "Theos"tan türemiştir. Bu kelimeden de "Tanrı inancına sahip olmak" ya da "Tanrı´ya inanmak" anlamına gelen theism anlayışı ortaya çıkmıştır. Ateizm kelimesi de İngilizce "theism" kelimesinin başına "a" ön takısının eklenmiş hali olup Türkçe?de "tanrı tanımazlık" anlamına gelmektedir.

İnançsızlık denilince hemen akla ateizm gelmemelidir. Mesela insanların çoğu inanç sahibi ve bir dine mensup olmasına rağmen diğer dinleri reddetmektedirler. Diğerleri de aynı şekilde davranmakta, sadece kendi anlayışlarını savunarak karşısındaki inanışları yanlışlamaya çalışmaktadırlar.

Felsefe tarihinde dindar olmadığı halde Tanrı inancına sahip olan düşünürler de bulunmaktadır. Buna karşın günümüzde çok sık rastlandığı gibi özellikle Batı dünyasında görünüşte dindar olduğu halde gerçekte Tanrı?ya inanmayan pek çok kişi vardır. Bu durum gerek teizmin ve gerekse ateizmin tanımlanmasında birtakım güçlüklerin bulunduğunu göstermektedir.

Tanrı´nın varlığına inanan ve bu inancını da ifade eden kişiye mümin denmektedir. Böyle bir Tanrı kavramına inanmayan kişiye ise ateist denmektedir. Yani bir anlamda ateist, ilâhi dinlerin ifade ettiği biçimde, varlığının öncesi veya sonrası bulunmayan, evreni yaratan ve yasalarını belirleyen, irade ve kişilik sahibi olan, her şeyi yapma, bilme ve görme kudretinde bulunan, insanlara hayatı bahşeden bir varlığa inanmayan kişidir.

Diğer bir deyişle ateist, hem düşünce seviyesinde hem de günlük yaşantısında söz konusu Tanrı?nın varlığını reddeden bununla birlikte peygamberi ve ahiret inançlarını da kabul etmeyen kişidir.

darwinizm dini

aslında ateizm diye birşey yoktur,ben Allah'a inanmıyom diye birşey olamaz,ateizmin dayanak noktası nedir,darwinizmdir,darwinizm bilim diye yutturulmaya çalışılsa da aslında bilimle uzaktan yakından ilgisi olmayan tesadüf ve şuursuz atomları ilah edinmiş bir pagan dinidir,yani bu yönüyle Allah'a şirk koşarlar,nasıl eskilerden insanlar kendi yaptıkları putlara tapıyorlardı,şimdi de bu bilimsel putlara tapıyorlar,çünkü şeytan da bu geçen süre içinde kendini geliştirdi,şimdi bilimin arkasına saklanan bu putlarla insanları kandırıyor,yani şöyle diyebiliriz darwine inananlar onun kurduğu darwinizm dinine iman etmektedirler,budizm,hinduizm nasıl bir din ise darwinizm de bir dindir,bi de bilimsel açıdan birşey söylemek istiyorum darwinistlere şu soruyu sorsanız mesala koyunun ortak atası nerde diye,hiçbir cevap veremezler,çünkü koyun birden yaratıldığı için haliyle ortak atası da yoktur,ama bunu bilmelerine rağmen şuursuz atom ve tesadüf ilahlarının mucizelerine inandıkları için darwinizm dinine iman etmeye devam ederler.....

Vesvese, Dinsel Kuşkular, Şüpheler Nedir? Bunlardan Nasıl Kurtul

Dini Kuşkuların, Şüphelerin, Kuruntuların Kaynağı, Vesveselerin Nedenleri Nelerdir?
İnsan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. İmtihanı en başta nefis ve şeytanla olmaktadır. Müslümanların akıllarına gelen dini kuşkulara vesvese denir. Nefis ve şeytanla imtihan edildiğimiz için buna bağlı olarak vesvese de iki çeşittir: Nefis vesvesesi, şeytan vesvesesi.
Nefis bilindiği üzere küfür üzere bulunur. Hidayete gelmesi mümkün değildir. Daha doğrusu bir Müslüman nefsini daima böyle görmelidir. Elbette nefis tezkiye edilebilir. Sırasıyla emmareden, levvame, mülhime, mutmainne, raziye, marziye, kâmile gibi üst derecelere ulaştırılabilir. Tarikatların amacı nefsi tezkiye etmektir. Ruhu saflaştırmaktır. Emmare nefsi (yani kötülüğü emredici nefsi) en azından levvame nefis (günahlara tövbe edip hak yola giren nefis) durumuna getirmektir. Ama bir veli (nefsi en az mutmainne makamındadır) de, kâmile basamağına ulaşan bir zat da, nefsini daima bir düşman olarak görür, ona karşı tedbirli olur. Nefis hiçbir zaman tam anlamıyla ıslah olmaz. Hayvanat bahçesinde kafesinde evcilleştiği düşünülen bir arslanın bakıcısını parçalaması alışık olduğumuz haberlerdendir. Bu nefis için hangi makamda olursa olsun her zaman mümkündür.
Tabii insan sadece nefisten meydan gelmemiştir. İnsanda nefis dışında ilahi bir nefha (soluk) olan ruh da vardır. Allah, Kuran-ı Kerim’de nefis için ‘Kuşkusuz nefis kötülüğü emredicidir. (Yusuf Suresi, 53)’ diye bizi uyarmaktadır. Yine Allah Kuran- Kerim’de ruh için ise ‘Onu yaratıp düzene koydu, kendisine Ruh’undan üfürdü. (Secde Suresi, 9)’, ‘De ki ruh Rabbimin emrindedir. (İsra Suresi, 85).’ diyerek ruhu yüceltmekte, kaynağını Kendisi’ne izafe etmektedir.
Nefis yaratılışı ile topraktan gelmiştir. Daha doğrusu nefsin doğasında en ağır basan öğe topraktır. Nefse bedenin manevi atmosferi gözüyle bakabiliriz. Nefsin bileşenleri anasır-ı erbadandır (yani toprak, su, hava, ateş). Tabii herkesin yaratılışı birbirinden farklıdır. Bunda etken olan şey bu unsurlardan birisinin diğerine göre daha ağır basmasıdır. Tabiatında toprak öğesi ağır basan kişi tembeldir. Çalışma ve ibadet ağırına gider. Korkaktır. Asalaktır. Rahatına ve keyfine düşkündür. Muhafazakârlar genellikle bu cinstendir. Su öğesi ağırsa dönektir. Verdiği sözleri çabuk bozar. Her renge girer. Kolayca yalan söyler. Münafık tabiatlıdır. Dedikoduya düşkündür. Her devrin adamı genellikle bunlardan çıkar. Hava öğesi ağır basan kişi çok duygusaldır. Hemen kanar. Duygu ve coşkuları ile hareket eder. Hayatı ciddiye almaz. Değişkendir. Dünyasını şarkılar, aşklar oluşturur. Arzularına göre yaşamak ister. Sanatçılar genellikle bunlardan çıkar. Bunların siyasetle hiç alakaları yoktur. Ateş öğesi öfke, hırs, kibir, kin, şehvet gibi durumlara karşılık gelir ki bunlar sahibini cehenneme götürecek kadar tehlikelidirler. Hayatı çok ciddiye alırlar. Daha doğrusu dünya hayatı dışında başka bir yaşamın, ebedi hayatın olacağını pek düşünmezler. Dava adamları genellikle bunlardan çıkar. Yani her insanın yaratılışında bulunan nefis, evrenimizin de, dünyamızın da temelini oluşturan bu dört öğeden oluşmaktadır. Adeta bunların ruhuna nefis denir. Yani toprak, ateş, hava, su kendi doğalarını, özelliklerini insana vererek onda nefis dediğimiz varlığı meydana getirmişlerdir. Bu dört öğe bizi dünyaya, insanlara ve evrene bağlamaktadır. Kişiliğimizin çekirdeğini oluşturmaktadır. Her insanın nefsinde bu dört öğeden bir öğe diğerlerine göre biraz ağır bassa da aslında insan nefsinde bunların her biri belli oranda da bulunmaktadır. Başkalarında gördüğümüz her olumsuz ahlak, davranış bizlerde de tohum olarak mevcuttur. Uygun şartlar bulduğunda hemen nefis içerisinde kendisini göstererek yeşerir, boy atar. Onun için nefis küfür üzere yaratılmıştır. Onun İslam’a girmesi, hidayeti kabul etmesi düşünülemez.
Bunların hepsi, yani anasır-ı erba ve ona bağlı olarak nefis, Allah’ın ‘ol!’ emri ile yoktan yaratıldığı için insana vesvese veren özelliklere sahiptirler. Yani insanı Allah’tan uzaklaştıran birer tabiata maliktirler. Bundan dolayı nefsi temize çıkarma, nefsinden emin olma düşünülemez. Nefis bir düşmandır. Ölünceye kadar da bu durum böyledir. Onun için peygamberimiz (s.a.s.) insanın iki koltuğu altında taşıdığı nefsinden daha büyük bir düşmanı olmadığını söylemiştir.
Nefsin yaratılış amacı da bizi Allah’tan uzaklaştırmaktır. Ruh ise Allah’tan bir soluk olduğu için Allah’a inanmak ister. Ona kavuşmayı arzular. Bütün erdemler ruhtan kaynaklanır. İbadetler ona huzur verir. Güzel olan şeylerde Allah’ı bulduğu için onlara âşık olur. Onlarla meşgul olmak ister. Bu manada mecazi (yani dünyevi) aşklar da mutasavvıflarca geçilmesi gereken bir köprü olarak görülmüşlerse de yine de övülmüşlerdir. Nefis ise güzel olan şeyleri elde etmek için şehvet ateşiyle yanar. Elde edemediği zaman kudurur, öfkelenir, kin güder, intikam almaya çalışır. Ruh da yanar ama aşkla yanar. Elde etmek yada etmemek gibi bir amaç ruhun aşkında yoktur. Ruh nefis gibi olumsuz duygularla kavrulmaz. Olumsuz duygular ruhu incitir. Nefis cimridir, karşılıksız kimseye bir şey vermez. Ruh cömerttir. Paylaşmaktan sonsuz bir zevk alır. Nefis bencildir. Önce kendisini düşünür. Ruh diğerkâmdır. Kendinden önce başkalarını düşünür. Kısacası bütün pis huylar, kötülükler nefisten kaynaklanır, bütün güzellikler, faziletler ruhtan gelir.
Nefis ibadetlerden sıkılır, kaçar. Allah’a kul olmaktansa yok olmayı arzular. Çünkü aslı, mayası yokluktur. Ona ulaşmak ister. Allah ruhu Kendi nefhasından (soluk) yaratmışken nefsi ol emri ile yoktan meydana getirdiği anasır-ı erbadan yaratmıştır. Bu yüzden nefis daima Allah’a isyan üzeredir. Kendisine uyanı doğru cehenneme götürür. Bir Müslüman iç dünyasında daima nefsiyle cihat halindedir. Peygamberimiz (s.a.s) bu savaşı büyük cihat diye adlandırmıştır. Bu savaşı kaybeden nefsine uyar. Ebedi hayatını da zehir, zindan eder.
Ruh ile nefis ergenlik yaşlarına kadar insanın iç dünyasında eşit oranda etkilidirler. Ergenlikten sonra ruh bir kenara çekilir, iç dünyanın egemenliği ve kontrolü genellikle nefsin eline geçer. Nefs-i emmare kuvvet buldukça bu egemenlik ve kontrol de o nispette artar. Nefis artık ruhu hapis altına alır, iç dünyada tek başına iktidar olur.
Ruh Allah’ın rızası doğrultusunda meleklerden ilham alır, nefis ise şeytanlarla işbirliği yaparak insana vesvese verir. Ama nefsin vesvesesi ile şeytanların vesvesesi birbirinden farklıdır. En önemli fark, nefis vesvesesinde ısrar eder; ama şeytanlar vesvesesinden ısrar etmez, bir müddet devam ederler, başarılı olamadığını anlayınca o vesveseyi bırakırlar, başka vesveseye devam ederler.
Nefsin vesvesesi kendini savunma psikolojisi ile izah edilebilir. Çağdaş bilimlerin, psikoloji ve psikanaliz gibi, incelediği şey ruh değil, nefistir. Onlar Allah’ı inkâr ettikleri gibi ruhu da inkâr ederler. Ruh onları pek alakadar etmez. İnsan insanın kurdudur anlayışı ile insana bakarlar. İnsanın çıkarsız iyilik yapamayacağını düşünürler. Âşık olmak aptallıktır, bir çeşit hasatlıktır onlara göre. İnsan hayvandan farksızdır. Karşılıksız iyilikler ve güzellikler sadece birer saflıktır, budalalıktır onlar için. Bunların insan doğasında yeri yoktur. Onların bilinçdışı, bilinçaltı olarak adlandırdıkları şeyin İslam terminolojisindeki adı nefistir. Gerçi onlar nefsin kökenini ta ansır-ı erbaya kadar götürmezler. Bilinçdışının temel içgüdülerle olumsuz, bastırılmış geçmiş yaşantılardan oluştuğunu belirtirler. Müslümanlar olarak deneyle, gözlemle sabit olmuş her bilgiye kendi malımız gibi baktığımızdan nefis için bunları da düşünebiliriz. Yani nefis, anasır-ı erbadan genel karakteristik özelliklerini aldıktan başka bir de içgüdülerle donatılmıştır. Acıkma, susama, cinsel v.b. gibi. Ayrıca nefis bunların yanında yaşadığı hayattan hoşlanmadığı yaşantıları olumsuz duygusal yükleri ile birlikte bastırarak çeşitli kompleksler edinmektedir. Bu kompleksler nefsin adeta yaralarıdır. Dokununca kanarlar. Hassastırlar. İnsan ilişkilerinde sorun çıkarırlar. Kişinin hayatını zorlaştırırlar. Görünüşte çözümleri basittir. Ama bu durum görecelik oluşturduğu için ilgili kişiye aşılması zor bir engel olarak görünür. Zaten onlar da kişilikleri ile bütünleşen bu komplekslere sahip çıkralar, onları en değerli hazineleri gibi korurlar. İşte nefsin vesvesesi bunlardan kaynaklanır. Yani kişi bu komplekslerin etkisiyle kendisini bazen dine karşı savunmak ister. Kompleksi ona dinde bazı kuşkular doğurur. Bu kuşkular Kuran-ı Kerim’den, peygamberimizin (s.a.s.) hayatından olabileceği gibi Allah’a kadar uzanabilir. O da kompleksini savunmak için farkına varmadan dine hücum etmeye başlar. Din hakkındaki bu kuşkular günden güne büyür. Artık bir dünya görüşü halini almaya başlar. Tabii bu seyirde iç dünyasında ruh onu engellemeye çalışır. Çünkü ruh Allah’tan bir emanet olduğu için hiçbir zaman Allah’ı inkâr edemez. Dine karşı gelmez. Allah’ı ve dini savunur. Ama nefis iç dünyada egemenliği ele geçirdiğinden ruhu susturur, yaratılışının gereği olan yere yani yokluğa doğru onu yuvarlamaya çalışır. Başı sıkışan ateistin Allah’tan yardım umması bu yüzdendir. Nefis son bir ümitle ölmeyen ruhun dili ve kalbiyle Allah’tan yardım bekleyebilir. Bu durumlar bazen ateistin hayatında olabilir.
Şimdi nefsin komplekslerinin etkisiyle dinde kuşkulara gitmesini örnekleyelim. Zira yazımızda iddia ettiğimiz şeyler çok soyut oldu. Farz edelim ki bir eşcinsel. Tabii bununla bütün eşcinsellere ateistlik atfetme gibi bir amacımız yoktur. Zira inançlı eşcinseller de azımsanmayacak orandadır. Ayrıca bütün ateistleri de eşcinsellikle nitelendirmiyoruz. Zira ateistlerin çoğunun cinsel hayatı normal insanlarınınki gibidir. Kaldı ki İslam dininde eşcinsellik suç değildir. Suç olan şey, zinadır. Eşcinsel ilişkidir. Doğuştan gelen iktidarsızlık, bir engellilik durumudur. Kişi temiz, nezih bir hayatı seçerse normal insanların üzerinde bir karakter ve ahlaki olgunluğa ulaşabilir. Yani eşcinsellerde libido narsist bir karakter arz ettiği için bunların cinsel enerjiyle karakterlerini ve manevi yönlerini geliştirmeye yönelmeleri normal insanlara daha bir kolaydır, müsaittir. Biz bu örnekle tipik bir eşcinsellik olgusuna birkaç cümle ile değineceğiz. Benzerini Freud’un Olgu Öyküleri’nde bulabilirsiniz. İşte böyle birisini düşünelim. Kendimizi onun yerine bir an koyalım. Onu anlamaya çalışalım. Böyle birisi kendi kültür ve toplumu ile çatışma halindedir. İç dünyasında karşı cinse bir eğilim hissetmemekte, ama aynı cinse nefsi az da olsa bir eğilim duymaktadır. Nefsi bu durumu meşrulaştırmak için dine karşı vaziyet alacaktır. Çünkü din iç dünyada vicdan gibi işlev görür. Yani iç dünyanın hukukunu din meydana getirir. Nefis iç dünyada ruhun başını çektiği hukuku, yani dini ortadan kaldırmak için çeşitli dini kuşkuları gündeme getirir. Amacı çeşitli günahları vicdani bir rahatsızlık duymadan rahatlıkla işlemektir. Ruhun savunduğu dini değerleri hiçe indirgeyerek günahların zevkine dalmaktır.
Şimdi de başka bir örneğe geçelim. Farz edelim ki bu kişi kendisini toplumun küçük gördüğü bir etnik kimliğe sahip. Toplum küçük görüyor olabileceği gibi bu kişi de olguyu kendisi abartarak, alınarak da böyle bir komplekse girebilir. Hâlbuki İslam dini toplumdaki bu tür eğilimi ve anlayışı cahiliye pisliği olarak nitelemiş; ulusların, etnik kökenlerin birbirine kardeşliğini ve eşitliğini savunmuştur. Gelin görün ki bunu kompleks sahibi kişiye anlatamazsınız. Anlamak da istemez. Devası İslam dininde olduğu halde o önce İslam’a saldırır, toplumu suçlayacağı yerde dine hücum eder, dinde kuşkular aramaya başlar. Çünkü dinle toplumu iç dünyasında bir tutar. Hâlbuki her devirde olduğu gibi toplumda da bazı cahili alışkanlıklar, gelenekler, düşünce biçimleri, anlayışlar birer hastalık olarak yaygınlık kazanabilir. Toplum iyi insanların mücadeleleri ile rayına oturtulabilir. Yani toplumlar da bazen insanlar gibi hastalanabilirler. Böyle durumlarda İslam dininde bir kusur görmek yanlıştır. İşte böyle kompleksi olan bir kişi, yani etnik kimliğinden dolayı kendisini küçük gören birisi, toplumla mücadele atmosferinde dine karşı da vaziyet alır. Nefsinde dinle ilgili şüpheler duymaya başlar. Kompleksi dinle çatışma içerisine girer. Genellikle olduğu gibi dine karşı çıkan bir ideolojinin de savunuculuğunu yapar. Onun atmosferine sığınarak kendisini korumaya çalışır.
Genellikle uç örnekler verdiğimi biliyorum. Biraz da her insanın içerisinde bulunabileceği kuşkulara örnek verelim. Zira insanların büyük çoğunluğu dinin ana ilkelerinden kuşkulanmazlar. Ama dinin emir ve yasaklarına karşı duyarsızlardır. Nefisleri ahirette hiçbir cezaya tabi tutulmayacağı, Allah’ın geniş merhameti ile kendilerinin affedileceği vesvesesi ile bunları kandırmıştır. Hiçbir korku duymaksızın günahlara dalarlar. Günahlara daldıkları için dini yaşantıdan da uzaklaşırlar. Yani ibadetlere önem vermezler, haramları da gönül rahatlığı ile işlerler. Hâlbuki sonsuz güç kudret sahibi Allah’ın engin rahmetine güvenmenin yanında Cebrail, peygamberler, hatta peygamberimiz (s.a.s) dahi korkudan tir tir titremişler, hayatlarında hep bu korku ile ümit üzere olmuşlardır. İnsanın Allah’tan korkmaması, sadece Allah’ın rahmetine güvenmesi nefsin vesvesesi iledir. Nefis bu tür bir vesvese ile çoğu insanın ebedi hayatını karartmaktadır. Dine inanıp da böyle günah bataklığına dalan insanlar, kendilerini savunmak için şöyle düşünürler: ‘Allah günahları affeder. Zamanında susuz bir köpeğe su içiren bir fahişeyi Allah’ın affettiğine dair bir hikâye dinlemiştim. Biz de benzer bir şeyle yakayı kurtarabiliriz. Kaldı ki Allah yaptığına değil, kalbine bakar. Benim içim temiz…’ İşte çağımızda insanlar genellikle nefislerinin bu türde vesveselerine aldanıp ebedi hayatlarını karartmaktadırlar, kaybetmektedirler. Allah da Kuran-ı Kerim’de inananları şeytanların bu vesvesesine karşı şöyle uyarmaktadır: ‘Ey insanlar Allah’ın vadi haktır! Dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok hilekâr şeytan Allah’ın affı ile sizi kandırmasın. (Fatır Suresi, 5)’
Vesvesede şeytanın rolü sanıldığı kadar büyük değildir. Şeytan nefsin gölgesinden gider. O şunu iyi bilir: Dökme su ile değirmen dönmez. Yani nefsin kompleksine uygun olmayan vesvese işe yaramaz. İç dünyada bir etkiye sahip olmaz. Bunu bildikleri için nabza göre şerbet verirler. Şeytanlar insanların yaşamlarını, iç dünyalarını çok iyi bilirler. Kişinin komplekslerine uygun vesvese verirler. Uygun vesveseyi buldukları zaman bunu örneklerle pekiştirirler. Sürekli vurgu yaparlar. Herkes iç dünyasında bilinçli olarak bu vesveseleri algılamasa da bilinçdışında bunlara muhataptırlar. İçlerine sanki özgün bir düşünce gibi doğarlar. Kişi bu vesveseleri kendi düşünceleri gibi algılar. Kendilerine zeki, akıllı, düşünen, fikir üreten insan yanılsaması verirler. Hâlbuki konuşanlar şeytanlardır. Nefsin gölgesinde (yani bilinçdışında) konuştukları için olan bitenden kimse bir şey anlamaz. Amaçları kişiyi İslam’dan uzaklaştırıp son nefeste imansız götürmektir. Davaları budur. Şeytanların insan soyuna karşı sonsuz bir kinleri vardır.
Şimdi de bu vesveselerden nasıl kurtuluruz, onu biraz tartışalım. Vesvese olan düşüncelerin dine uygun cevaplarını kitaplardan okuyabiliriz. Geçici de olsa kişileri bu yol rahatlatabilir. Ama vesveseye tutulmuş kişi böyle bir arayışa girmez. Vesvesesini bastırmaya çalışır. Araştırmak şurada dursun, hiç konuyu kimseye açmak bile istemez. Çünkü bu onun sırrıdır, kendisi ile alay edileceğini sanır. Bir de boşu boşuna bir suçluluk duygusuna girer. Hatayı kendisinde arar. Ezilir, büzülür. Kendisini lanetli gibi bir şey sanır. Bu dindar kesim için ne yazık ki böyledir. Bazıları vesveseden kurtulmak için ibadetlerini bile terk ederler. Çünkü ibadet hayatı ile birlikte musallat olmuş sivrisinekler gibi vesveselerin kendilerini rahatsız ettiğini tecrübeleri ile anlamışlardır. Şu kesin ki vesvese inançsız insana gelmemektedir. Vesvese kişideki imanın belirtisidir. Böyleleri kafalarındaki vesveselere cevap bulduklarında biraz yatışabilirler; ama ibadet hayatları zenginleşmedikçe vesveseden tamamen kurtulamazlar. Yani bataklığı kurutmadıkça sivrisinekler eksik olmaz. Vesveseye karşı en pratik yöntem ilgisiz kalmaktır. Vurdumduymaz olmaktır. Tabii bu o an, yani vesvese anında gösterilecek bir tavırdır. Uzun vadeli bir çözüm değildir. Tedavi metodu da olamaz. Vesvesenin asıl nedeni nurdaki eksikliktir. Nur iman demektir. İmanı ancak ibadetlerle yakinleştirebiliriz. İslam hakkında çokça kitap okumak sanıldığı kadar etkili bir yöntem değildir. Aksi tesirler de yapabilir. İbadet hayatı biraz zenginleşince nur insanın bedenini, derken nefsini sarar, şeytanları etkisiz hale getirir. Çünkü iman nuru kişinin kalbinde hikmet pınarlarını açar, bunlar vesveseleri siler, süpürür. Vesveselere akılsal planda yanıt bulmak sivrisinekleri tek tek yakalayıp öldürmek gibidir. Bu yolla bunları bitirmek, sonunu getirmek imkânsızdır. Şeytanların vesvese vermek dışında başka bir işleri olmadığı gibi nefis de kompleksleri ile bunları üzerine adeta davet eder. Ama ibadet hayatını biraz zenginleştirerek vesvesenin üzerine gitmek bataklığı kurutmak gibidir. İman güneşi nefsin üzerine doğunca nefis komplekslerinin farkına varır, usulüne göre İslam eczanesinin ilaçları ile tedavi olur, şeytanın yol bulacağı hastalıklar ortadan kalkar. Sağlığına kavuşur.
Vesvese günah değildir. Ne türden olursa olsun bu böyledir. Kişinin suçluluk duygusuna girmesi boşunadır. Tövbe etmesine bile lüzum yoktur. Ama vesvese akla geldiğinde kişinin edeben ‘estağfurullah, subhanallah’ demesi yerinde bir davranıştır. Çünkü gelen vesveseler kişiye ait değildiler. Nefis ve şeytandan kaynaklanmışlardır. Kişi bu vesveselerden rahatsız olmuştur. Bunları benimsememiştir. Kovmak istemiştir. Ama başarılı olamamıştır. Gücü yetmemiştir. Bir de bunların yanında suçluluk duygusuna girip kendisini büyük bir günahkâr addetmesi ancak şeytanları sevindirir. Şeytanların da vesvese ile amaçladığı şey zaten budur. Onun Allah’a karşı ümidini yitirmesini sağlamaktır. Zira ayetle sabittir ki, ‘Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler topluluğu ümitlerini keserler (Yusuf Suresi, 87).’ Vesveselerin etkisiyle ibadetlerden uzaklaşmak şeytanları kendine güldürmektir. Nefisle ve şeytanla savaşı terk etmektir. Meydanı onlara bırakmaktır. Bu bir Müslüman için çok acıklı bir durumdur. Akla gelen vesvesede ibadetlere sarılmak, ibadet hayatını zenginleştirmek şeytanı ve nefsi kahreder, onların bu yolu bir daha kullanmalarının önüne geçer. Ayrıca bu yolla kalbe gelecek nurla kişinin nefsindeki hastalıklar, yani kompleksler de iyileşeceği için vesvese için gerekli zemin de ortadan kalkacaktır. Kaldı ki vesvese belasını Müslüman kullarının başlarına salan bu dünyayı bir imtihan yurdu kılan Allah Celle Celaluhudur. Başa gelen şerlere de sabrederek doğru yoldaki istikameti bozmamak Allahın muradıdır. Vesvese bir imtihandır. Allah’tan yardım umarak bu imtihandan başarılı çıkmak gerekir. Morali bozup da suçluluk duygusuna girmeye hiç gerek yoktur. Allah’ı suçlamak, kadere isyanla mukabele etmek, ibadetleri terk etmek imtihanı kaybetmektir; nefis ve şeytanı sevindirmek demektir. Bunun cezası ebedi bir pişmanlık olabilir. Allah bizleri korusun.
Ateist insanlara gelen din bakımından aykırı düşüncelere vesvese değil, kuşku denir. Bu kuşkuların cevaplarını bulsalar da onlar yine de dine yönelmezler. Onların bu kuşkuları dillendirmelerinin amacı bu kuşkulardan arınıp dine dönmek değildir. Eğer öyle olsa idi buna vesvese diyecektik. Bunların amaçları bu kuşkularla kendileri gibi taraftar toplamaktır. İnançlı insanların zihinlerini bulandırıp ateist yapmaktır. Hâlbuki Müslümanlar vesveseden rahatsız olup bundan kurtulmaya çalışırlar. Agnostik, teist ve deistlerinkine ise doğruyu arayıp aramamalarına, amaçlarına göre kuşku veya vesvese denir. Eğer amaçları aydınlanıp dine girmekse buna vesvese, yok gayeleri insanları inançsızlığa teşvik ise buna kuşku denir.
Nefsin ateist olduğunu ikrar etmesi öyle kolay bir şey değildir. Uzun evreleri, ruhla uzun mücadeleleri gerektirir. Herhalde nefis ve şeytanlar en sonunda onlara öyle bir hal veriyor ki kendilerinden emin oluyorlar. Ruhun etkisinden tamamen kurtuluyorlar. İç dünyalarına nefis tamamen egemen oluyor. Bu sayede vesveselerden de kurtuluyorlar. Rahatlıyorlar. Vesveseler kuşku niteliği kazanıyor. Kuşkular onlar için artık birer zihin jimnastiğine dönüşüyor. Din adamlarının o kuşkulara verdiği akıl ve mantığa, bilimsel gerçeklere uygun cevapları onlara sivrisinek vızıltısı gibi gelmeye başlıyor.
Allah bizleri nefsin ve şeytanların vesveselerinden, şerrinden muhafaza buyursun. Amin. Dualarınızı istirham ediyorum.

Tanrının (Allahın) Kanıtları ve Delilleri Nelerdir?

Allah’ın (c.c.) Varlığının ve Birliğinin Delilleri
Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği konusu, tarihin başlangıcından beri insanları düşündürmüştür. Bu konuda pek çok filozof, bilgin kuram üretmiştir. Bunları derleme, sınıflandırma apayrı bir çalışmayı gerektirmektedir.
İslam bilimleri arasında yer alan kelâm, Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği konusu üzerinde de durmuş ve bu konuda aşağıdaki kuramları ortaya koymuştur:
1. Kanıt İlkesi Delili :
Bediüzzaman Said Nursi’ye (rah.a.) göre var olan şeylerin kanıtlanılabilirliği bunların yokluğunu kanıtlamaktan her zaman kolaydır. Bir incir familyasının var olduğunu, bir tek inciri göstermekle kanıtlayabiliriz. Halbuki bu örnekteki varlığın (incir familyasının) yokluğunu iddia eden kimsenin bütün yeryüzünü, hatta evreni araştırması gerekir. Bu ise olanaksızdır. Öyleyse şunu diyebiliriz: Yok olan şey, hiçbir zaman kanıtlanamaz. Bu açıdan Allah’ın (c.c.) varlığına ve birliğine inanan bir insan için Allah’ın (c.c.) evren kitabındaki veya Kuran-ı Kerim’deki bir ayeti yeterli bir kanıtken, O’nun varlığını ve birliğini inkar eden insanın iddiası için atomdan yıldıza, mikroptan insana kadar evren kitabındaki bütün canlı ve cansız varlıklar, olgular, olaylar ve Kuran-ı Kerim’in ayetleri engel olmakta ve önüne dikilmektedir. İnanan bir insana her şey Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği üzerine mesaj ve ders vermektedir. Bu mesaj ve dersleri görmezden gelmek, yok varsaymak, çürütmek, anlaşılmaz kılmak bir insanın değil tüm insanlığın bile üstesinden kalkamayacağı güç bir iştir. Bu nedenle Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği için bir ayeti yeterli bir kanıt oluştururken O’nun yokluğunu kanıtlamak tüm insanlığın ortak çabası ile olsa bile yine olanaksızdır.
Kanıt ilkesi bilindiği üzere hukukun da temelini oluşturmaktadır. Davalar kanıtla, kanıtlarla kazanılmaktadır. Öyle ise bir kanıt bile Allah’ın (c.c.) varlığı için yeterlidir.
2. Tanık İlkesi Delili :
Bediüzzaman Said Nursi’ye (rah.a.) göre iki kişi aynı doğruda birleşmişse, binlerce insanın kendi dar pencerelerinden, kişisel kanılarıyla onu inkar etmeleri hiçbir değer ifade etmez. Bir sarayın kapılarından onlarcası açık, birisi kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini iddia edemez. İşte Allah’ı (c.c.) inkar eden kimse devamlı surette kapalı olan o bir tek kapıya yönelerek oradan saraya girmek ister. Aslında o kapı, onun ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş bir perdedir; onların ruh dünyalarına kapalıdır. İnançlı insan için kapalı bir kapı yoktur. Yeter ki bu konuda gözlerini gerçeklere yummasın. Bulutlu bir hilal gecesinde gökyüzünde ayı gördüğünü söyleyen bir insanın bu iddiası, bu gözlemi yapamayan insanların ileri sürebileceği “Hilal yoktur.” iddiaları karşısında doğru, tutarlı, gerçeğe uygun bir önerme olarak kendisini gösterir. Çünkü ayı göremeyenlerin çeşitli mazeretleri olabilir: Gözlemcilerin gözleri bozuktur, ay bulutların arkasında gizlenmiştir, gözlemciler gözlemlerini tüm gece boyu sürdürememişlerdir… gibi. Ama ayı gördüğünü iddia eden kimse, bu olumsuzlukları aşıp bir gerçekliğe bir an da olsa ulaştığını doğru ve tutarlı bir iddia ile ortaya atıyorsa bizim ona inanmamamız için ortada bir neden kalmamıştır. Kaldı ki bu insan ömründe bir kere bile yalan söylememişse ve çevresindekiler onu güvenilir bir kişi diye adlandırıp ona değer vermişse bizim o kişiye inanmamamız büyük bir saflık, aldanış ve ahmaklık olacaktır. Bu açıdan Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği konusunda insanların ahlak bakımından en üstünleri olan peygamberlerin, evliyaların, müminlerin ve Müslümanların Allah (c.c.) vardır ve birdir biçimindeki iddialarını bir kısım insanların hem de ahlak açısından pek çok kusuru bulunan kimselerin inkâr etmeleri bir değer ifade etmez.
Tanık ilkesi bilindiği üzere hukukun da temelini oluşturmaktadır. Davalar tanıkla, tanıklarla kazanılmaktadır. Öyle ise bir tanık bile (Hz. Muhammed [ s.a.s]) Allah’ın (c.c.) varlığı için yeterlidir.
Eleştiri: İnanmayan kesim, şu örneğe benzer örneklerle kanıt ve tanık ilkesine itiraz etmekteler:
Hıristiyan inancına göre yetişen bir çocuk yılbaşında Noel babadan hediye alır. Gerçekte Noel Baba yoktur. Hediyeyi anne ve babalar çam ağacının altına koyarlar. Ama hediye vardır. Bütün çocuklar da benzer şekilde hediye alırlar. Kendi aralarında da Noel Baba’nın varlığına tanıklık yaparlar. Aldıkları hediyeleri de Noel Baba’nın varlığına kanıt diye düşünürler.
Cevap: Bu eleştiri görünüşte bütün Müslümanların da tıpkı saf ve gerçekten habersiz Hıristiyan çocukları gibi bir duruma düşürmektedir. Eleştiri, bir algı yanılsamasından güç almaktadır. Tıpkı sihirbazın şapkasından tavşan çıkarması gibi bir zihin illüzyonuna benzemektedir. Görünüşte Allah da Noel Baba da yoktur. Müslümanlar tüm nimetleri Allah’tan, Hıristiyan çocukları da yılbaşındaki aldıkları hediyeleri Noel Baba’dan bilmektedirler. Ama Noel Baba sadece yılbaşında bir kere hediye veriyor. Bütün çocuklara verse de bu yalnız yılda bir kez oluyor. Yani yeterli bir kanıt oluşturmuyor. Oysa Allah bütün nimetlerin sahibidir. Her şey ona aittir. Evrende var olan ve bir nimet olarak insanın önüne konan her şey Allah’ın varlığına ve birliğine dair mührü ile insana nimet olarak verilmiştir. Tek bir kanıt türü ile Noel Baba’nın varlığına hükmedenler çocuklardır. Onların düşünce yetileri zayıftır. Sonsuz nimetleri Allah’ın varlığı ve birliğine kanıt olarak düşünen ve bu konuda birbirlerine tanıklık yapan Müslümanlar ise çocuk değillerdir. Akıllı kimselerdir. Yetişkindirler. Çocukları aldatırsın ama büyükleri aldatmak kolay değildir.
Allahın her bir nimetinde onun varlığına ve birliğine dair sonsuz kanıtlar adeta birer mühür gibi nimetlerin üzerine işlenmişken ve bunlar Allah’ın güzel isim ve sıfatlarına tercüman olmuşken Noel Baba adına yılbaşında çocuklara sunulan hediyelerde ise ona ait hiçbir işaret yoktur. Adeta bunlar hırsızın mülkü gibidirler. Yani Noel Baba’ya izafe edilen bu hediyeler de aslında her hediyenin de gerçek sahibi Allah’ın nimetleridir. Onun sıfat ve güzel isimlerine tercümanlık yaparlar.
Tek kanıt türü ve çocuklar ile tüm inananlar ve Allah’ın nimetlerinin birbirlerine paralel gibi görünmesinde yatan zihin yanılsamasını şuna benzetebiliriz. Matematikte 1’den başlayıp sonsuza giden pozitif sayılar vardır. Bunların gerçek dünyada karşılıkları vardır. Yani biz bu sayılarla her şeyi sayabiliriz. Ama bir de -1’den başlayıp sonsuza giden negatif sayılar vardır. Biz bunlarla nesneleri sayamayız. Bu sayılar sadece zihnin ürünüdürler. Nesneler bu sayılarla sayılmaz. Bu sayılar, alış veriş gibi durumlarda ortaya çıkan hesaplamalarda kullanılır. Yani zihinsel işlemlerde yer alırlar. Müslümanlara her bir nimet pozitif sayıların adedince Allah’ın varlığı ve birliğine birer kanıt iken bir Hıristiyan çocuk için güya Noel Baba’dan yılbaşında aldığı hediye ise Allah’ın nimetleri karşısında kafasında sadece -1 sayısı kadar şüphe uyandıracaktır. Yani o çocuk yaşta bile bu hediye pozitif bir anlam ifade etmeyecektir. 1 sayısı kadar bile bir değere sahip olamayacaktır. Ahalisi Hıristiyan olan yerde bulunanlar bilirler ki, çocuklar bu yılbaşındaki hediyelere rağmen yine de onun varlığından kuşku duyarlar. Hediye, kuşkularına karşı bir rüşvet işlevi görse de durum böyledir. Allah’ın varlık ve birliği ile mühürlü her nimet önüne geldikçe çocuklar bu çocukluk yanılsamasından kurtulup gerçeği bulacaklardır. Kimse sonsuz kanıtların karşısında tek bir kanıtla çocukluk çağına ait bir yanılsamaya bağlı kalamaz.
Eleştiri: Bir Müslüman nasıl Allah’ın varlığına ve birliğine şahitlik yapabilir? Ne Allah (c.c.) ne de Hz. Muhammed (s.a.s) duyu organları ile algılanmamaktadır. Öyle ise İslam dinine girişte yapılan şahadette ‘Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhü ve rasuluh’ta, bir Müslüman yalancı şahitlik yapmaktadır. Duyu organları ile algılamadığı şeylere tanıklık yapmaktadır.
Cevap: Doğru, görünüşte böyledir. Bir Müslüman Allah’ı ve peygamberi hiçbir duyu organı ile algılamadığı halde bunlara dair şahitlik yapmaktadır. Bu durumda yaptığı yalancı şahitliktir. Ama bu reel dünyada geçerlidir. Hayat sadece reel dünyadan ibaret değildir. İnsanın bir de manevi dünyası vardır. Reel dünyada şahitlik gözle ve gördükleri ile olur. Göz eşekte de vardır. Ama eşekliğini üzerinden almaz. Manevi dünyada ise şahitlik kalp gözü ile yapılır. Bu göz sadece insanda olur. Hayvanlarda olmaz. Buna sezgi de diyebiliriz. Kimse sezgiyi küçük görmesin. Bilim adamları buluşlarını gözlerine değil sezgilerine borçludurlar. Hayatımızı kolaylaştıran her teknolojik ürün insandaki bu yeti sayesinde bulunmuştur. Göz bunda başlıca rolü oynamamıştır. İşte bir Müslüman şahitliğini eşekte de olan baş gözü ile değil sadece insana ait olan kalp gözü ile manevi dünyada yapmaktadır. Dolayısıyla şahitliği manevi düzlemde geçerlidir. Allah’ın Kuran-ı Kerim’de pek çok ayette inançsızlar için söylediği, ‘onlar kördürler’ ifadesi, bu kalp gözü ile ilgilidir.
Kalp gözünün açılması ise hidayetle olur. Hidayet ise Allah’tandır. Allah kullarına hidayet vermeyi ise bazı şartlara bağlamıştır. Bunların hepsini bir kul olarak bilmemize imkân yoktur. Allah’ın ilminde saklıdırlar. Yalnız Allah’ın sevdiği şeylere yönelenlere, yasaklarından kaçınanlara hidayetinin ulaşabileceğini düşünebiliriz.
3. İmkan (Olasılık) Delili:
Evrenin var olma ile yok olma olasılığı birbirine eşittir. Şu anda duyu organları ile algıladığımız evren ve içerisindeki her şey yaratılmamış olabilirdi. Ama bunların var oluşu, gerçekliği duyu organlarının izlenimleri ile sabittir. Evrenin ve içerisindeki şeylerin var olduğunu kimse inkâr edemez. Var olan bir şeyin de kendi varlığı dışında bir yaratıcı nedeni bulunmaktadır. Yani evren ve içerisindeki her şeyi yokluktan varlığa çıkaran bir neden bulunmaktadır. Bu neden de ancak evreni ve içerisindeki her şeyi yoktan varlık sahnesine çıkaran eşsiz bir güç ve kudret sahibi olan Allah’tır. Allah (c.c.) evren ve içerisindeki her şey yok iken bunları yaratma olasılığını seçmiştir.
Evrenin ve içerisindeki canlı ve cansız varlıkların yaratılma ve yaratılmama olasılıkları birbirine eşit derecede iken yaratılmış olmaları, yani bunlar arasında var olma seçeneğinin tercih edilmesi, bunları yoktan var eden bir yaratıcıyı gerekli kılmaktadır. Bu yaratıcı, evreni ve içerisindeki canlı ve cansız varlıkları yoktan yarattığına göre sınırsız bir güç ve kudrete sahiptir.
Eleştiri: Var olan şeylere bakıp da akıl ve mantık ilkeleri ile bunların bir yaratıcısı olduğunu düşünmek doğru bir çıkarsama ise buna göre Allah da varsa O’nu kim yaratmıştır?
Cevap: Allah’ı yaratılmış bir varlık görmek yanılsaması ile sorulmuş bir sorudur. Bu bir trenin katarlarına bakıp da bunları kim çekiyor diye düşündükten sonra ilk bölümdeki makineye de aynı gözle bakmaktır. Onu çeken bir güç yoktur. O hareket kaynağıdır. Nedenidir. Bunun gibi Allah yaratılmamıştır. Yaratıcıdır. Allah için böyle bir soru sormak saçmadır.
4. Hudûs (Sonradan Yaratılmış Olma) Delili:
Evren ve içerisindeki her şey değişkendir. Durmadan bir halden diğer bir hale geçer. Kayalar çeşitli nedenlerle parçalanır, farklı toprak oluşumlarına neden olur. İçerisindeki enerjinin sürekli bir biçimde uzaya akması ile maddenin erimesi, güneşin süratle sönmeye doğru yüz tutması, evrenin sürekli bir biçimde genişlemesi maddenin sonradan yaratılmış olduğunu göstermektedir. Sonradan yaratılan bir şeyin de bir başlangıcı vardır. Maddenin ezeli ve ebedi olmaması onun zamanla birlikte bir yaratıcı tarafından yaratıldığını göstermektedir. Evrenin temelini oluşturan madde sonradan yaratıldığına ve bir yok oluşa doğru sürüklendiğine göre onu yaratan bir yaratıcıya gereksinim duymaktadır. O da ancak her şeyi yoktan var edip varlık sahnesine koyan yüce Allah’tır.
Dünya ve içerisindeki canlı ve cansız bütün varlıkların yaşları bilimsel olarak aşağı yukarı değerlerle saptanabilmektedir. Hatta evrenin yaşı bile sayısal bir değerle ifade edilmektedir. Evrenin meydana geldiği büyük patlama sırasında yayılan radyasyondaki bazı elementler bilime bu konuda kanıt olmaktadır. Bu durum evren ve içerisindeki her şeyin sonradan yaratıldığını ve ezeli olmadığını gösterir. Evren ve içerisindeki her şey, ezeli ve ebedi olan Allah’ın (c.c.) bunları zamanla birlikte yoktan var ettiğini kanıtlamaktadır.
Eleştiri: Bir şeyin sonradan olması bir yaratıcıyı gerektirmez. Madde kendi kendine de var olmuş olabilir. Maddeden de ilk hücre, ondan da değişik canlılar zincirleme olarak evrimle var olmuş bulunabilir.
Cevap: Madde kendi kendine de var olmuştur, diye düşünen bir insan artık bilimsel alanın dışına çıkmıştır. Bu düşünce akıl ve mantığın, bilimin ilkelerinin haricindedir. Artık bundan sonra manevi alan gündeme gelmektedir. Bu noktadan sonra insanın Allah yerine yaratıcı güç veya güçler demesinden başka bir seçeneği kalmamaktadır. Sonunda evrenin büyük nizamı, akıl almaz ahengi karşısında tek bir ilahta karar kılınacaktır.
5. İntizam (Düzen, Kompozisyon) Delili:
Evren ve içerisindeki her şey belirli bir sistem içerisinde bulunmaktadır. Bu sistemin temeli çok ince matematiksel hesaplara dayanmaktadır. Örneğin gezegenimizin hayat kaynağı olan güneşin büyüklüğü, dünyaya uzaklığı, dünyanın güneş karşısındaki eğimi ve izlediği yörünge yeryüzündeki yaşamı sağlamak için çok ince hesaplarla düzenlenmiştir.
Yeryüzündeki havanın içerisindeki gazlar, bizim yaşamımızı sürdürecek oranda belirlenmiştir. Ayrıca bu oranın değişmemesi için bitkiler, hayvanlardan ve insanlardan havaya atık madde olarak verilen karbondioksiti oksijene çevirme özelliği ile donatılmıştır.
Bütün canlı ve cansız varlıklar, adeta bir gereksinim zinciri ile birbirlerine bağlanmışlardır. Biri diğerinin yaşamsal amacına hizmet etmektedir. Örneğin çöl ortamı için suyu vücudunda depo eden bir hayvana ihtiyaç vardır. Deve bu özellikte yaratılmıştır. Bu hayvan için çöl ortamı besinini de önceden hazırlamıştır: Kurumuş otlar ve diken. Başka hayvanların dönüp bakmayacağı bu yiyecekler, deve için en ideal besinler olmaktadır. Deve depoladığı su ve çölde her yerde bulabileceği bu besin maddeleri ile üzerindeki bir insanı yada yükü aylarca süren bir yolculukta kendisi açısından sıkıntısız bir şekilde ve rahatlıkla istenilen yere ulaştırmaktadır. Ayrıca devenin sütü, eti, derisinden de yaralanılmaktadır. Her biri ile insanın önemli bir yaşamsal gereksinimi karşılanmaktadır.
Her varlık kendi parçalarıyla bir ahenk ve birlik içerisinde olduğu gibi, aynı biçimde evrenin bütünü de kendisini meydana getiren varlık parçalarıyla bir ahenk ve birlik içerisindedir. Bu akıl almaz ve muhteşem nizam, bir düzenleyiciye işaret etmektedir. O düzenleyici de ancak her şeye gücü ve kudreti yeten yüce Allah’tır.
Eleştiri: Dünyadan başka gezegenlerde yaşam yoktur. Demek ki bütün evren boş yere yaratılmıştır. Ayrıca bu durum dünyada yaşamın olmasının bir tesadüf sonucu olduğuna da işaret etmektedir.
Cevap: Bilim sadece bugünkü bilgisi ile ancak güneş sistemindeki diğer gezegenlerde yaşamın bulunmadığını iddia etmektedir. Evren sadece bizim güneş sistemimizden oluşmamaktadır. Yıldızların her biri bir güneştir. Güneşimizin de içinde bulunduğu Samanyolu galaksisinde en az iki yüz elli milyar yıldız, evrende ise yine en az üç yüz milyar galaksi bulunduğu sanılmaktadır. Bu büyüklük karşısında diğer yıldızlarda da yaşayan canlı varlıkların bulunmadığını düşünmek büyük bir saflık olacaktır. Kaldı ki canlı varlıkların olmaması ile evrenin nizamından bir şey eksik olmayacaktır.
Evrenin büyüklüğü karşısında sadece bir tesadüfle yeryüzündeki canlı varlıkların bulunduğunu düşünmek, işlediği suçla polisten kaçan bir insanın yakalanmamasını gerekçe göstererek o suçu işlemediğini sanması gibi saçma bir düşüncedir.
6. Sanat Delili:
Evren ve içerisindeki canlı ve cansız varlıklar, çok ince bir düzen temeli üzerine kurulmanın yanında tıpkı bir sanat eseri gibi de estetik (sanatsal güzellik) bir özellik arz etmektedir. İnsanın güzellik duygusuna seslenmektedir. Elimize bir gülü alıp onun biçimi, rengi, kokusu üzerinde biraz düşündüğümüzde bunu yaratanın büyük bir sanatçı olduğu gerçeğine ulaşırız. Aynı şekilde güzelliğine tutkun olduğumuz bir insanın bu güzelliğe doğuştan sahip olduğunu göz önünde bulundurduğumuz zaman yüce yaratıcının sanatçılığına hayran olmamamız elde değildir. Bir deniz, dağ ve doğa manzarası da yüce yaratıcının sanat kudretini estetik bir zevkle bizlere sunmaktadır. Kısacası evrendeki tüm canlı ve cansız varlıklarda yüce yaratıcının ince sanatkârlığı tüm insanları O’nun varlığı ve birliği konusunda hayran bırakacak orandadır.
Hücreden insana, atomdan galaksilere kadar bütün evrende ince ve baş döndürücü bir sanat galerisi göze çarpmaktadır. Bir baştan bir başa evrendeki her eser, çok büyük bir sanat değerine sahiptir. Kısa zamanda yani Allah’ın (c.c.) bir “Ol!” emriyle meydana gelmiştir. Çok sayıda, karışık ve çeşit çeşittir. Devamlıdır. Hâlbuki kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık yapılan işlerde değerli bir sanat eserinin olmaması gerekirdi. Ancak yapan Allah (c.c.) olursa, o zaman her şey değişir ve bu tür bir sanat mucizesi gerçekleşmiş olur.
Allah’ın (c.c.) sanatına hayran olmamak elde değildir. Sanatına kendi güzel isimlerini (esma-ül hüsna) eşsiz ve benzersiz bir kudretle yerleştirmiştir. Buna bir örnek vermek yararlı olacaktır sanırım: Allah’ın (c.c.) el-Vâhid (c.c.) ve el-Ahad (c.c.) güzel isimleri birbirlerine yakın birer anlama sahiptirler. Aralarındaki anlam ayırtısını şu örneklerde anlayabiliriz: Dünyadaki bütün ağaçların yaprakları ortak bazı nitelikler ve özellikler taşırlar: biçim, renk, yapı, işlev v.b. bakımlarından. Bu durum bütün ağaç yapraklarının “ tek yaratıcı (el-Vâhid [c.c.] )” tarafından yaratıldığını göstermektedir. Birbirlerine olan benzerliklerine karşın, velev ki aynı ağaçta da olsa, dünyada birbirinin aynısı iki yaprağın bulunmaması, bunların “ benzeri olmayan yaratıcının (el-Ahad [c.c.] )” eseri olduğunu kanıtlamaktadır. Aynı durum insan yüzleri ve sayısını ancak yüce Allah’ın (c.c.) bildiği bütün bitkiler ve hayvanlar… için de geçerlidir. En büyük sanatçı olan Allah (c.c.) her sanatçının ömrünü verdiği ve ulaşmak için can attığı özgünlüğü (yani bir elden çıkma ama farklı olma niteliğini), yarattığı her varlığın biçimine bir mühür gibi kazımıştır. Yüce Allah’ın (c.c.) her bir sanatına bu gözle baktığımız zaman hayran olmamak elde değildir.
Eleştiri: Dışkının varlığı Allahın varlığı ve birliğine kanıt olan sanat ilkesine aykırı düşmektedir.
Cevap: Sadece dışkı değil, çirkin şeyleri de buna katabiliriz. Hatta eksik şeyler de var. Çeşitli organlarından engelli insanlar gibi. Görünüşte onlar bu tablonun dışında kalıyorlar. Ama estetiğin ana ilkelerinden birisi de zıtlıktır. Yani güzellik anacak çirkinliklerin varlığı ile anlaşılabilir. Çirkin şeyler olmasaydı güzel şeyler anlaşılamazdı. Kaldı ki çirkinlik ve güzellik görece kavramlardır.
7. Hikmet (Olay ve Olgulardaki Neden - Sonuç İlişkisi) ve Amaç Delili:
Evrende bulunan her şeyin bir yaratılış amacı vardır. Hiçbir şey boş yere yaratılmamıştır. Bütün varlık, olay ve olguların neden sonuç ilişkisi içerisinde birbiriyle olan bağları bulunmaktadır. Üzerinde düşünüldüğü zaman tüm bu varlık, olay ve olguların ilişki zincirini tasarlayan ve kuran bir yüce yaratıcının varlığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Evrenin tüm varlık, olay ve olgularının altında insanın yaratılış amacı ile ilgili düşüncelere ulaşılabilir. Örneğin sonbaharda ağaçların büyük kısmı yapraklarını dökerler, kış doğadaki çoğu varlıklar için bir ölüm ayıdır. Baharda tüm doğa canlanır. Bunlar insan için ilahi birer mesaj içermektedir. Bu olay ve olgular, insanların öldükten sonra ceza ve ödül (hesap) için tekrar dirilmelerini andırmaktadır. Gece ve gündüz de böyledir. Gece uyuruz, gündüz de uyanırız. Tıpkı ölen insanların ahrette dirilmesi gibi. Aklın, doğanın ölüp dirilmesi ile insanın ölüp dirilmesi arasında bu çeşit bir ilgi kurması “hikmet”e güzel bir örnektir. Evrendeki olay, olgu ve varlıkların içerisinde veya arasında bir neden sonuç ilişkisi kurulduğu taktirde zihin her şeye gücü yeten bir yüce yaratıcının varlığını kabul etmek zorunda kalmaktadır.
Evrendeki yaratılmış olan her şeyin amacı bizi düşünmeye sevk etmektedir. İlgili şey ile amacının altında yatan hikmet de insanı ruhsal açıdan doyurucu bir biçimde Allah’ın (c.c.) varlığı, sıfatları ve güzel isimleri ile açıklanabilmektedir. Bu yüzden günlük dilde hikmet “derin düşünce”, “bir şeyin asıl nedeni” anlamlarında kullanılmaktadır.
Evrendeki olay, olgu ve varlıkların asıl nedeni Allah’a (c.c.) dayanmaktadır. Bunların yaratılış amacı yüce Allah’ın (c.c) sıfatlarına ve güzel isimlerine tercümanlık yapmaktır. Bunlara bu bakış açısıyla ve araştırıcı, incelemeci bir gözle baktığımızda tıpkı bir kitap gibi bunların yüce yaratıcısını anlatmakta olduklarını görürüz.
Evrendeki bütün olay, olgu ve varlıklar yaratıcısını bizlere anlatmaya çalışan bir kitap gibi okunmayı beklemektedir.
Eleştiri: Evrendeki varlık, olay ve olgulardan ders çıkarmak bir bakış açısıdır. Evren bir kitap değildir. Hiçbir mesajı yoktur. İnsanlar ona mesaj yüklerler. Bu mesajlardan Allah’ın varlığı ve birliğine dair bir objektif kanıt yoktur.
Cevap: Nasıl bir insan okuma yazma bilmeden kitap okuyamıyorsa evren kitabının da harfleri, şifreleri vardır. Bunları bilmeden evren kitabı okunmaz. Bunlar Kuran-ı Kerim’de gizlidir. Kuran-ı Kerim’e inanmadan bu mesajlara ulaşmak imkânsızdır. Nasıl okuma yazma bilmeyen kişiler kitaplardaki harflere anlamsız ve boş bakarlarsa Kuran-ı Kerim’in Allah kelamı olduğuna inanmayan kimseye de evrendeki her varlık, olay, olgu boş ve anlamsız görünür. Böyle birisi evren kitabından ders alamaz.
Okuma yazma bilmeyen kişi, yazılanlara boş ve anlamsız mesajlar yükler. Ama bunlar bir değer ifade etmez. Önemli olan şifreleri çözüp doğruya ulaşmaktır. Mesaj şifrelerin içeriğindedir. İnsanların kafasında olan şey, önyargılardır. Evren kitabını okumada objektiflik veya sübjektiflik söz konusu değildir. Bilip bilmemek, anlayıp anlamamak söz konusudur.
8. Şefkat, Merhamet ve Rızık Delili:
Doğadaki canlıları ibret gözüyle incelediğimizde bir annenin yavrularına olan şefkat ve merhamet duygusu dikkatimizi çeker. Tavuk yavrularını savunmak için gerektiğinde kendisinden kat kat güçlü, anne olmadığı dönemde sakındığı ve korktuğu bir köpekle büyük bir cesaretle mücadeleye girer. Başka hayvanlarda da yavrularına karşı aynı himaye edici tutum gözlenebilir. Yüce yaratıcı benzer şefkat ve merhamet duygusunu biz insanlara da vermiştir. Bir kadın ne kadar kötü kalpli olsa da bir anne olarak yavrusu için her türlü fedakârlığı yapabilir. Yüce yaratıcı anne olacak canlılarda merhamet ve şefkat duygusunu onların içgüdüsel yapılarına yerleştirerek kendisini savunmaktan mahrum yavrunun can güvenliğini adeta sigortalamıştır. Bu durum da sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliğine bir delil oluşturmaktadır.
Bütün yaratıkların ve özellikle insanın ihtiyacı sonsuzdur. Gücü ve olanakları sınırlıdır. İradesi ise adeta bir hiç hükmündedir. Böyle iken bütün insanların ihtiyaçları hiç ümit edilmeyen çeşitli şeylerden, yerlerden karşılanmaktadır. Kimin neye ne kadar ihtiyacı varsa bütün evrendeki varlıklar adeta el ele vererek bu konularda üstüne düşen ödevi ve sorumluğu yerine getirmeye çalışmaktadır. Toplum hayatındaki iş bölümünün, yardımlaşmanın, ailedeki bireylerin ödev ve sorumlulukların temelinde Allah’ın (c.c.) şefkatinin, merhametinin ve rızık dağıtıcı sıfatının bulunduğu, bu işlerin yüce bir yaratıcının tasarrufu ve yönlendirmesi ile yapıldığı anlaşılmaktadır. O da ancak her şeye gücü ve kudreti yeten, insana rızkı konusunda kefil ve sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan yüce Allah’tır.
Eleştiri: Yırtıcı hayvanlar Allah’ın varlık ve birliğine birer delil olan şefkat ve merhamet ilkelerine aykırı düşmektedir?
Cevap: Evet, görünüşte böyledir. Yırtıcı hayvanlar Allah’ın varlık ve birliğine birer delil olan şefkat ve merhamet ilkelerine aykırı düşmektedir. Ama yırtıcı hayvanların bu biçim doğaları da rızık ilkesini devreye sokmaktadır. Şefkat ve merhamet ilkesini yalnız başına düşünmemek gerekir. Şefkat ve merhamet ilkesi rızık ilkesinin içerisinde yer almaktadır. Yırtıcı hayvanlardaki rızık ilkesi şefkat ve merhamet ilkesine karşıt gibi görünse de aslında ikisi birbirini tamamlamaktadır. Ayrıca o yırtıcı hayvan rızkını bu yolla tedarik ederek zıtlık prensibi ile şefkat ve merhametin ne olduğunu da bize öğretmektedir. Aksi taktirde doğada yırtıcılıktan daha çok işlevi olan şefkat ve merhamet ilkesi göze çarpmayacaktı.
Yırtıcı hayvan rızkını elde ettikten sonra şefkat ve merhametle yavrusuna yönelmektedir.
9. Fıtrat (Yaratılış, İnsan Doğası) Delili:
İnsanda iyiye, güzele, doğruya karşı bir yaklaşma; kötü, çirkin, yanlış şeylerden bir uzaklaşma eğilimi doğuştan bulunmaktadır. Bütün iyiliklerin, güzelliklerin ve doğru olan şeylerin kaynağı yüce Allah’tır.
İnsan dünyaya doğuştan temiz bir fıtratla gelir. Eğer bu fıtratı yaptığı günahlarla bozulmasaydı hiçbir insan Allah’ın (c.c.) varlığını ve birliğini kabul etmede bir sıkıntı yaşamayacaktı.
Her insanda doğuştan iyi, güzel, doğru olan şeylere karşı bir sevgi, buna karşılık kötü, çirkin, yanlış olan şeylere karşı da bir nefret hissi bulunmaktadır. Bu ortada olan bir gerçekliktir. Demek oluyor ki, bu duygular ahlaklı davranma ve iyi işler yapma yönünde bir meyli ve ahlaksızlıktan, çirkin davranışlardan da nefret edip kaçınmayı sağlamaktadır. Bu fıtri yapı işaret etmektedir ki, insana iyiyi, güzeli, doğruyu emreden ve onun kötü, çirkin, yanlış davranışları yapmasını yasaklayan bir sistemin sahibi bulunmaktadır. İnsana bu eğilimi ve buna ilişkin duyguları veren yüce Allah’tır.
Allah’a (c.c.) inanmak bir zorunluluktur. Zira Allah (c.c.) inancı, insan fıtratında bir çeşit güdü, bir doğal arayış olarak bulunmaktadır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren yüce Allah 'tır.
Eleştiri: Kötülükleri ne ile izah edeceksiniz?
Cevap: Biz genel eğilimden siz ettik. İnsandaki nefis kötülüğü, ruh iyiliği emreder. İnsan bu iki öğeden oluşur. İnsan nefsine uydu mu her kötülüğü işleyebilir. Ama toplumsal yaşamda egemen olan şey iyiliktir. Kötülükler cezalandırılır. İyilikler ödüllendirilir.
10. Tarih Delili:
Nasıl annesiz ve babasız olarak bir insanın dünyaya gelmesi mümkün değilse ilk insanı yaratan bir yaratıcının varlığı da söz konusu olmadan insanoğlunun dünya üzerindeki varlığı da öylece mümkün görünmemektedir.
Dinler tarihi şahittir ki, insanlık hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Batıl, hatta gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir manevi sistemi takip etmiştir. Ateizm on sekizinci yüzyıldan itibaren felsefede kendisini göstermiştir. Peygamberler Allah’ın (c.c.) varlığını kabul etmeyen toplumlara değil, Allah’a (c.c.) şirk (ortak) koşan kavimlere gönderilmiştir. Bu açıdan peygamberimizin (s.a.s.) gönderildiği Araplar da Allah’ın (c.c.) varlığını, yaratıcı, rızık verici sıfatlarını kabul ediyorlardı. Ama bunun yanında kendilerini Allah’a (c.c.) yaklaştırsın diye birtakım putlara tapıyorlardı. Batıl dinleri ayrıntılı bir biçimde inceleyip temeline indiğimizde tevhide dayandığını ve sonradan bozulduğunu görürüz.
Eleştiri: Bizim teorilerimize göre insanlar ilkel devirlerden önce mağaralarda yaşarken yırtıcı hayvanların korkusundan birtakım hayvanları kutsayarak totem kültürünü oluşturmuşlardır, sonraki devirlerde Tanrı kavramına ulaşmışlardır. Tarihi devirlerde kabileler putların yanında Tanrı’nın varlığını da kabul etmişlerdir.
Cevap: İmam-ı Rabbaniye göre 313 resul gelmiş. Resul kitapla gönderilen peygamber demektir. Her resul arası 1000 yıldır. 124.000 de nebi gelmiş. Nebilerin sayısı hakkında başka rivayetler de vardır. Nebiler resullere tabi olarak hizmet görmüşlerdir. Kitap verilmemiş peygamberlerdir. Yalnız Hz. İsa’nın ezelde ruhlar âleminde yaptığı dua, Muhammed’in (s.a.s) ümmetinden olma isteği neticesinde resullük ömrü bu ümmetin ömrüne eklenmiş, kendisi de göğe kaldırılmış hali ile (lehçesi, kıyafeti v.s) ahir zamanda dünyaya teşrif edip ümmet-i Muhammed’in önderine tabi olacaktır. Yani 313 bin yıldan beri sürüp gelen bir tevhit mücadelesi var. Kenarda köşede kalan birkaç yerli kabileyi inceleyip de insanlık tarihinin dini hakkında genellemelere gitmek bilimsel bir tavır değildir.
Elbette kendisine resul ve nebi gelmemiş kabileler vardır. Afrika’daki kabileler gibi. Onların ahretteki durumu, onlardan beklenen imtihan özellikleri kendilerine resul, nebi gönderilmiş kabilelere ve uluslara göre farklı olacak elbette, onlar orada Allah’ın mutlak adaleti, sınırsız merhameti ile muamele göreceklerdir.
11. İttifak (Özde ve Sözde Birlik) Delili:
Bediüzzaman Said Nursi’ye (rah.a.) göre on tane yalancı birbiri ardı sıra gelip bize evimizin yandığını söylese bu adamların hayatta bir defa dahi doğru söylediklerini duymamış olmamıza rağmen “Belki doğru olabilir.” diyerek onlara hemen inanırız. Zira ortada bir söz birliği olgusu vardır. Hâlbuki burada bahsini ettiğimiz söz birliği konusu olan olgu, yani Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği iddiası binlerce peygamber, yüz binlerce evliya ve milyonlarca da inanan insan arasında meydana gelmektedir. Bütün bu insanlar, insanlığın değer verdiği üstün ahlaki meziyetleri ve erdemleri kişiliğinde toplamışlardır. Çeşitli zamanlarda ve ayrı ayrı mekânlarda yaşamış bu insanların ittifak ettiği en birinci nokta “Allah (c.c.) vardır ve birdir.” gerçeğidir. On yalancının bir yalan üzerindeki söz birliğine önem verildiği halde, hayatlarında bir kere dahi yalan söyledikleri duyulmamış, sayısını ancak Allah’ın (c.c.) bildiği peygamber, evliya ve inanan insanların bu çaptaki söz birliğine ilişkin iddialarına inanmak dışında başka bir seçenek söz konusu olabilir mi?
Eleştiri: On yalancı birleşip Dünya’mızı Marslıların işgal edeceğini söylese onlara inanmamız mı gerekir? Bunun gibi peygamberler de evliyalar da mümin ve Müslümanlar da bu konuda çeşitli çıkar ilişkileri ile birleşerek Allahın varlığı ve birliği konusunda bu büyük yalana ortak olmuş olabilir mi?
Cevap: Yalanın inandırıcılığı geçici bir şeydir. Mutlaka eninde sonunda gerçek ortaya çıkar. Kaldı ki yalan söyleyen kişiler düşük ahlaklı insanlardır. Bu tür insanların hayatları her türlü rezilliği de barındırır. On yalancının bir araya gelerek Marslıların Dünya’mızı işgal edeceği söylentisi kısa zamanda aydınlanır. Bu yalanı söyleyen insanların etrafındaki, çevresindeki kişiler hemen tanıklıkta bulunurlar. Bunların rezil hayatlarını ve başka yalanlarını deşifre ederler. Ama peygamberler, evliyalar, mümin ve Müslümanlar örnek birer hayata sahiptirler. Özellikle yalandan kaçarlar. Kaldı ki peygamberler risaletleri ve tebliğleri için halktan para, mevki, makam gibi şeyler de istememişlerdir. Bunda dünyevi hiçbir çıkarları olmadığı gibi halktan gelen birçok eza ve cefaya da katlanmış, bir kısmı da katledilmiştir. Evliyaların hayatlarına baktığımızda da aynı şeyleri görmekteyiz. Mümin ve Müslümanların hayatlarında bazen yalan sözlere tanık olunsa da bu geçici bir durumdur. En kısa zamanda da buna tövbe edilmesi gerekir. Onlar da bunu bilirler. Mecburiyetten kaynaklanır. Hiç yere, durduk yerde, insanları kandırmak için bir araya gelerek Dünya’mızı Marslılar işgal edecek türde bir yalanı söyleyemezler.
Allah’ın var olmadığını iddia eden bir ateist bile, bana Allah katından bir kitap geldi, diyerek Kuran-ı Kerim’deki gibi Allah adına insanlara mesaj veremez. Buna tahammül edemez. Delirir. Akıl ve mantık kabiliyetini yitirir. Hayatı da böyle bir iddia için uygun olmaz. Herkes itiraz eder. Ona hiç kimse inanmaz. Böylelerinin yeri akıl hastanesidir. Buna en ehil kişi, yani Allah’ın varlığı ve birliği davasını savunmaya en uygun zat, İslam kendisine ulaşmadan önce kabilesi tarafından Muahammedül-Emin (Güvenilir Muhammed) unvanına sahip bulunan peygamberimizdir. Böyle bir insanın Allah adına yalan konuşması imkânsızdır. Hayatı yalan konuşmasını olanaksız kılmaktadır.

TEİZM, DEİZM, İSLAM

Gerek Teizm gerekse Deizm yaratıcı olarak Allah’ı (c.c.) kabul etmekle ortak bir paydaya sahiptirler.

Ben Teizm ile Deizm’i, müstakil birer din olarak görmüyorum; ilahi dinlerden uzaklaşmanın aşamaları olarak değerlendiriyorum. Aslında Ateizm’i (Tanrı tanımazcılığı) de işin içine katarsak ilahi dinlerden uzaklaşmanın üç belirgin evreden oluştuğunu söyleyebiliriz.

Teistler, tek tanrılı dinlerde olduğu gibi Allah’ı (c.c.) bir yaratıcı olarak kabul ederler. Ama tek bir ilahı yaşamlarına gerektiği zaman sokarlar. Dini ibadetler belirli değildir ve dini emir ve yasakların yaşamlarında önemli bir yeri ve yaptırım gücü de yoktur. Allah’a (c.c.) akıl ve sevgi yolu ile yaklaşmayı bir ideal olarak görürler. Bu yolla Allah’ı (c.c.) iç dünyalarında bulacaklarını düşündükleri için ilahi dinlere karşı bir tavır alırlar. İlahi dinlerin dini kurallarla, emir ve yasaklarla kişi ile Allah (c.c.) arasına mesafe koyduğunu düşünürler. Dinin bir vicdan işi olduğuna inanırlar. Dinin kişinin vicdanı dışında kalan diğer yönlerini reddetmeseler de pek de önemsemezler. Sokrat’ın, Platon’un Teist olduğunu iddia ederler.

Büyük bir kısmı açıkça itiraf etmese de tarih boyunca pek çok filozofun Teist olduğu dikkati çeker.

Teistlerin Hıristiyan inancındaki teslis (üçleme:Tanrı, Hz. İsa ve Kutsal ruh) akidesine bir tepki olarak bu inancı savunduklarını düşündürecek pek çok kanıt vardır. Tanrı’ya ve bazı ibadetlere karşı olmamaları bunun en açık belirtisidir. Bu yönüyle Teizm, ilahi dinlerden uzaklaşmanın bir aşaması değil, hak dini arayışın bir çabasıdır.

Günümüzde pek çok Müslüman genç, dinini yeterince öğrenememesi nedeniyle ve yabancı din, felsefe ve kültürlerin etkisi ile farkında olmadan Teist bir inancı savunmakta ve bu tür inançla İslam dinini anlamlandırmaya, yorumlamaya, bağdaştırmaya çalışmaktadır. Elbette bu yönüyle Teizm ilahi dinlerden uzaklaşmanın bir aşamasıdır.

Teizm, Batı’da insanların hak dinin arayışı içerisinde olduğunu gösterirken Müslüman ülkelerde insanların hak dinden uzaklaşmanın bir basamağı olmaktadır.

Aslında Ortaçağ’da Hıristiyanlık inancının kilise tarafından uygulanan baskıcı yönü o dönemdeki aydınları ya dinsizliğe (Ateizm’e) ya Deizm’e ya da Teizm’e zorlamıştı. Bunun doğal sonucu olarak aydın sınıfta bu insan doğasına bir zorba gibi hükmeden Hıristiyanlık dinine karşı kendilerini savunma ve koruma düşünceleri gelişti. Böylece Avrupa ülkelerinde laisizm (laiklik) önce bir düşünce olarak belirmiş, daha sonra da bir inanç özgürlüğü güvencesi olarak yasalara girmiştir. Fakat İslam dini uygulamada Hıristiyanlık gibi böyle bir yanlış yola tarih boyunca hiç sapmamıştır. “Dinde zorlama yoktur (Bakara suresi, ayet 256).”, “Senin dinin sana, benim dinim bana (Kâfirûn suresi, ayet 6).” ayetleri, farklı din ve mezhepte olanlar için inanç özgürlüğünün güvencesiydi. Osmanlı devleti örneğinde görüldüğü üzere farklı din ve mezhep mensuplarına verilen hak ve özgürlükler, gösterilen hoşgörü onların din, mezhep ve kültürlerinin zamanımıza değin bir değişme ve bozulma geçirmeden ulaşmasını sağlamıştır. İslam dininin özünde Hıristiyanlıkta olduğu gibi baskıcı bir yön mevcut değildir. Onun için de bir Müslüman’ın Teist olmasına hiç gerek yoktur. Zaten İslam dini tek tanrı inancıyla, diğer dinlerin mensuplarına sağladığı hak ve özgürlükler ve hoşgörü ile Teistlerin de aradığı bütün dini özellikleri bağrında fazlasıyla barındırmaktadır. Tabii bununla birlikte İslam dininde ibadetlere, emir ve yasaklara önem verilmediği, verilmeyeceği anlamı da çıkarılmamalıdır.

Teizm, Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimizin peygamberliğinden önce Arabistan’da Hz. İbrahim Aleyhisselâmın dininin bir çeşit devamı niteliğinde olan Hanif dinini andırmaktadır. Bilindiği üzere Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz, peygamberliğinden önce Mekkeli Müşrikler gibi Putperest değildi. Hiçbir zaman da putlara tapmamıştı. O dönemde Hz. İbrahim’den (a.s) gelen Hanif dini gereğince tek Allah’a (c.c.) iman ve kendince ibadet ediyordu. Hatta o sıralarda Ramazan aylarında bu ibadetleri için Nur dağında Hira mağarasına çıkıp orada günlerce yalnız kalıp ibadet ettiğini konuyla ilgili bütün kaynaklar belirtmektedir. Kuran-ı Kerim’de peygamberimizin bu hakkı arayışı ve hidayete kavuşması şöyle belirtilmektedir: “Seni dalalette bulup hidayete erdirmedi mi? (Duhâ suresi, ayet 7).” Teizm de tıpkı Hanif dini gibi ilahi bir dinin gölgesinde olma özelliği ile dikkati çekmektedir. İlahi dinlerin değişmesinde, bozulmasında Teizm ilk aşama gibi görünmektedir.

On yedinci yüzyılda Avrupa’nın değişik ülkelerinde kendisini gösteren Deizm ise, aslında Aristo’nun Tanrı anlayışından esinlenmiş bir inanç biçimidir. Deizm’e göre, Allah (c.c.) vardır, ama onun tek görevi her şeyi yaratmaktır. Bunun dışında bizlerle hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Allah (c.c.) evreni, dünyayı ve içerisindekileri yarattıktan sonra bir kenara çekilmiştir. Artık insanlarla hiçbir alışverişi olmamıştır. Allah’ın (c.c.) peygamberler göndermesi, ilahi kitaplar indirmesi düşünülemez. O, insanların dünyasını kendi haline bırakmıştır. İnsanlar akılları sayesinde nasıl yaşayacaklarını kendileri belirleyebilirler. Bu nedenle Allah’a (c.c.) dua etmek de yararsız bir şeydir. İbadetler de gereksiz ve anlamsız şeylerdir.

Deizm’in Allah’ı (c.c.) sadece yaratıcı sıfatıyla tanıması, Allah’ı (c.c.) inkar etmenin bir başka yoludur. Evreni, içerisindekileri, yeryüzünü, canlı, cansız varlıkları ve insanı yoktan yaratan Allah’ın (c.c.) varlığını kabul edip de O’nun insanı bu dünyada başı boş bıraktığını düşünmek büyük bir gaflettir, aldanıştır, iftiradır. İnsan bile bir aleti ve eşyayı bir amaç için yapar. Allah (c.c.) da insanları ve cinleri Kendi’sini tanıması, Kendi’sine ibadet etmesi için yaratmıştır (bk. Zâriyât suresi, ayet 56). Bizi yarattıktan sonra kendi halimize bırakmamış, gönderdiği peygamberlerle ve indirdiği kitaplarla dinimizi (yaşam tarzımızı) tebliğ etmiştir: Peygamberler ve ilahi kitaplar aracılığı ile Allah (c.c.), bu dünyanın bir sınav yeri olduğunu, ölümden sonraki yaşamda ebedi hayatımızın başlayacağını, ebedi yaşamda ödül ve cezanın bulunduğunu, Kendi gösterdiği yola uygun yaşam sürenlerin cennette ebedi mutluluğa ulaşacaklarını, O’nun dinine iltifat etmeyip karşı çıkanların da cehennemde ceza göreceklerini belirtmiştir.

Deizm’de Allah’ı (c.c.), sadece yaratıcı sıfatıyla kabul edip de, O’nun emir ve yasaklarla insanın yaşamına müdahale etmesini kabul etmeme kendi içerisinde bir çelişki ve mantıksızlık da taşımaktadır. Şöyle ki: Yaratıcılık sadece yoktan var etmek, meydana getirmek değildir. Yaratıcılık çok daha geniş bir anlama sahiptir. İnsanın tüm maddi ve manevi ihtiyaçlarını da kapsar. Yaratıcının bunları da yaratması beklenir. Bu açıdan Allah’ın (c.c.) el-Hâlık güzel ismi pek çok güzel ismi de beraberinde taşır. Örneğin Allah (c.c.) insanı beslenmeye muhtaç yarattığına göre er-Rezzâk olmalıdır. Çaresiz bir yavru olarak şefkate muhtaç olarak dünyaya getirdiğine göre er-Raûf olmalıdır. Yine insanın içerisinde ebedi yaşam iştiyakını yarattığına göre el-Bâ’is olmalıdır. Tüm bunlardan öte nasıl bir anne-baba yavrusunu istediği gibi büyütme ve eğitme hakkına sahipse bunların da gerçek yaratıcısı olan Allah (c.c.) tüm insanların yaşam biçimlerini belirlemeye ve onları gönderdiği peygamberlerle ve indirdiği kitaplarla terbiye etmeye, onlara yol göstermeye, doğru ile yanlışı açıklamaya er- Rabb, el- Hakem, el-Hâdî, er-Reşîd güzel isimleri ile hak sahibi olmalıdır.

Deizm’de Allah’ı (c.c.), sadece yaratıcı sıfatıyla kabul edip de, O’nun emir ve yasaklarla insanın yaşamına müdahale etmesini kabul etmemenin elbete psikolojik bir nedeni bulunmaktadır. Allah’ın (c.c.) dininde helal dairesi hayli geniş iken bazı insanlar içgüdülerinin; basit, dünyevi ihtiraslarının esiri olarak yine de kötü yollara, günahlara sapmaktan geri durmazlar. Böyle birisi yaptığı kötü şeylerden ve günahlardan sonra Allah’ı (c.c.) yaratıcı olarak kabul etmenin verdiği bir parça imanla kendisinin affedileceğini düşünmekte, diğer yandan Allah’ı (c.c.) yaşamından uzaklaştırdığı için dinin yasakladığı kötülükleri ve günahları nisbi bir vicdani rahatlık ile işleyebilmektedir. Yani Allah’ı (c.c.) yaratıcı olarak kabul etmek bunların suçluluk duygularını yok etmede yardımcı olurken bunlar Allah’ın (c.c.) birey ve toplum yaşamına müdahale etme hakkı olmadığı iddiasıyla da nefislerinin esiri olarak rahat bir biçimde dinin yasakladığı kötülükleri ve günahları işlemede bir düşünsel ve felsefi zemin bulabilmektedir.

Gerçekten, ne yazık ki, çağımızda pek çok Müslüman’ın Allah (c.c.) ile olan ilişkisi Deist bir karakter arz etmektedir.

Deistlerin Allah’ın (c.c.) sıfatlarını ve güzel isimlerini bilmedikleri, daha doğrusu bilmek istemedikleri düşünülebilir. Allah’ın (c.c.) güzel isimleri (esma-ül hüsna) arasında Deistlerin de inandığı yaratıcı (el-Hâlık) olma yanında O her şeye gücü yetendir (el-Kâdir, el-Muktedir). Ayrıca Deistler inanmasa da Allah (c.c.), peygamber gönderendir (el-Bâ’is). Ahirette bütün ölüleri diriltendir (el- Muhyi). Yine Allah (c.c.), Deistler inanmasa da gönderdiği peygamberlerle, indirdiği kitaplarla insanlara yol gösterendir (el-Hâdî). Mahşerde O’na bu sıfatları ve güzel isimleri ile inanmayanları hesaba çekip cezalandıracaktır (el-Hasîb, el-Kahhâr), Müminleri, affedecek ve esirgeyecektir (el-Gafûr, el-Gaffâr, el-Afüvv, el-Rahîm). Yine Allah (c.c.), Deistlerin sandığı gibi bizi kendi halimize bırakmamıştır. Sıkıntıda olanların imdadına koşmakta, dualarına icabet etmektedir (el-Mucîb). Ayrıca indirdiği kitaplarla, gönderdiği peygamberle hüküm sahibidir (el-Hakem).

Evimize aldığımız basit bir teknolojik ürünün, örneğin bir bulaşık makinesinin bile bir “Kullanma Kılavuzu” vardır. Onda ilgili ürünün kullanımı sırasında nelere dikkat edilmesi gerektiği açıkça belirtilir, maddeler halinde sıralanır. İnsan da Allah’ın (c.c.) yoktan yarattığı bir üründür. Yüce Allah (c.c.) insanı belirli bir amaç için yaratmıştır. Dünyada rızası istikametinde yaşaması için insanlara ilahi kitaplar indirmiş ve peygamberler göndermiştir. Bir firma cansız bir teknolojik ürününü bilgilendirmelerle, teknik servislerle koruma ve gözetleme altına alırken yüce Allah’ın (c.c.) insan gibi dünyanın göz bebeği olan bir varlığı yarattıktan sonra yalnız ve çaresiz bir biçimde bırakması, yaratılış amacı ve nasıl yaşayacağı konusunda bilgilendirmemesi olanaksızdır.

Deizm, Teizm’den daha ileri bir aşamada ilahi dinlerden uzaklaşma özelliği göstermektedir. Artık Deizm’den sonraki aşamada Ateizm gündeme gelmektedir.

19. yüzyıl Avrupa’da bilimde önemli buluşların yapıldığı bir zaman dilimiydi. Bu buluşların verdiği coşkuyla bilimsel ilkeler, veriler, kuramlar, bilgi elde etme yöntem ve teknikleri ile hayatın tüm sorunlarının da üstesinden gelineceği sanılmış ve bunların dinin yerine ikame edilebileceği düşünülmüştür. Bu yüzden gerek Teizm, gerek Deizm, gerekse Ateizm 19. yüzyıldan itibaren yaygınlık kazanmış, insanların önemli bir kısmı ilahi dinlerden koparak bu inançlardan birisine yaklaşmaya başlamışlardır. Bunda en büyük etken tabii ki pozitivizmdir. Pozitivist felsefe bilime mutlak bir değer verir. Bilimi adeta ilahlaştırır. Hayatı bilime, bilimsel düşünceye uygun olarak yaşamayı amaçlar.

Teizm’de ilahi dinlerle pozitivizmin eşit oranda etkisi görünürken Deizm’de bu denge pozitivizm lehine bozulmuş, Ateizmde ise ilahi dinlerin etkisi tamamen ortadan kalkarak pozitivist felsefenin hakimiyeti söz konusu olmuştur.

Kuşkusuz İslamiyet bilime, bilimsel sonuçlara ve bilgi elde etme yöntem ve tekniklerine büyük değer verir. Çünkü bunlarla çelişen hiçbir ilkeye, kurala sahip değildir. Bilakis bunlarla Allah’ın (c.c.) kitabındaki ve yeryüzündeki ayetlerinin daha iyi anlaşılacağını, sırlarla gizlenmiş gerçeklerinin ve türlü hikmetlerinin ortaya çıkacağını savunur.

Pozitivist felsefe hiçbir zaman imanın esaslarının yerine konulamaz. Çünkü iman bu dünyayı aşan, maddenin üzerinde olan aşkın bir anlama sahiptir. Pozitivist felsefe ise bu dünyayı, maddeyi anlama, anlamlandırma çabasıdır. Tabii bu da beraberinde bu dünyaya ve maddeye saplanıp kalmayı getirmektedir.

İman sahibi bir insan kendisini yaratanın kim olduğunu düşünebilecek bir alana sahipken pozitivist birisi dünya ve madde alanının üzerine çıkamadığı için böyle bir soruya ulaşamamaktadır. Hiçbir pozitivist, felsefesine, daha doğrusu inancına bağlı kalarak “Beni kim yarattı?” sorusunu soramaz. Çünkü ona göre bu sorunun mahiyeti bilimsel değildir, bu soru dünyanın ve maddenin üzerinde olan bir yaratıcı varlığa işaret etmektedir. Dünyanın ve maddenin üzerinde yaratıcı bir varlık olmadığına, daha doğrusu dünya ve maddeyi aşan konular bilimin dışında kabul edildiğine göre bu soru ancak şu şekilde sorulursa mantıklı ve açık bir önermeye dönüşmüş olur: “Beni ne meydana getirdi?” Tabii bir pozitivist bu soruyu yanıtlamak için tüm dikkatini dünyaya ve içerisindekilere yöneltecektir. Kendisi gibi yaratılmış olan madde ve varlıklardan bilim adına medet umacaktır.

İman sahibi bir insan bu dünyadan ve yaratılanlardan hareketle yaratıcısını tanımaya çalışır, pozitivist felsefe sahibi biri ise kutsadığı bilimsel bilgiler, veriler, kuramlar, yöntem ve tekniklerle dünyanın ve maddenin ufkunun dışına çıkamaz. Pozitivist felsefenin tabii sonucu materyalizmdir. Materyalizm ise maddeyi kutsamak ve ona aşkın bir anlam vermektir. Bütün canlı varlıkların hayat sırrını maddede aramaktır.

Ben Teistlerin, Deistlerin durumunun şu ayet-i kerimede en güzel şekilde betimlendiğini düşünmekteyim: “Bunların hali o kimsenin haline benzer ki, aydınlanmak için bir ateş yakar. Ateş çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah onların gözlerinin nurunu giderir. Onları karanlıklar içerisinde bırakır. Onlar da görmez olurlar (Bakara suresi, ayet 17).”

Avrupa’da Ortaçağın karanlığında aydınlar gerçeği bulmak istediler. Kilisenin halkı sömürmek için yutturduğu batıl din anlayışı yerine hak dinin arayışı içerisine girdiler. İyi bir niyet içerindeydiler. Çünkü aydınlanmak istiyorlardı. Bu durum yukarıdaki ayette “Bunların hali o kimsenin haline benzer ki aydınlanmak için ateş yakar.” ifadesine uygun düşmektedir. Yakılan ateş bilimdir. Gerçekten 19. yüzyıl böyle gözleri alan bir bilim ateşine sahne olmuştur. İnsanlar bilimsel keşiflerle ve buluşlarla adeta büyülenmişler, bilimle her şeyin üstesinden geleceklerini sanmışlardır. Adeta bilime tapma diye sapkın bir din ortaya çıkmıştır. İlahi dinlerin sonlarının geldiğine inanmışlardır. Tabii bu düşünceler genellikle aydınlar arasında taraftar bulmuş ama bunların geniş akisleri de halka doğru yayılmaya başlamıştır. İşte tam bu noktada dalalete sapılmıştır. İnsanlar maddi ateşle (bilimle) aydınlanacaklarını sanırken manevi nurla (imanla) gören gönül gözleri kör olmuştur. İnsanlar imansızlığın karanlık cehennemine yuvarlanmışlardır. Bu durum da ayetin diğer kalan kısmında açık olarak şöyle ifade edilmektedir: “Ateş çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah onların gözlerinin nurunu giderir. Onları karanlıklar içerisinde bırakır. Onlar da görmez olurlar”

Ateş (bilim) çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah’ın onların gözlerindeki nuru (imanı) alması gerçekten dikkat çekicidir. Halbuki biraz önce onların iyi niyetlerini okumuştuk. Aydınlanmak için ateş yakmışlardı. Kötü bir niyetle hareket etmemişlerdi. Ama mutlaka bir yanlışları vardı. Her ne kadar kötü niyetle hareket etmeseler de bir yerde büyük bir yanlışlık yapmışlardı. Burada gerçekleşen olayı biraz daha yakından incelediğimizde “aydınlatır aydınlatmaz” ifadesi ile adeta bir sihrin, irade dışı bir gücün etkisi altına girme olayının anlatıldığı anlaşılmış olur. Bununla bilimin insanların akıllarını başından alan, imanlarını yok eden gücü anlatılmak istenmiştir. Öyleyse bilimin aydınlatan ışığına gözlerini dikmeleri onların büyük yanlışları olmuştur.

Bilimin ışığına göz dikme ile yapılan yanlışlığı biraz açmak gerekiyor. Yoksa bununla, bilimsel düşünceye sırt çevirmek gerekir, gibi karşıt bir tezi savunduğumuz sanılabilir. Göz dikmek bilindiği üzere bir şeye hırsla sarılmak, hiçbir kural gözetmeksizin elde etmeye çalışmak demektir. Örneğin böyle bir göz dikmek kavramıyla para insanın hayatında amaç haline gelirse bir sapkınlık ortaya çıkar. İnsan para kazanmak, biriktirmek için çalışır durur. Para böyle birisi için putlaştırılmış olur. Ama para hayatı daha güzel ve anlamlı yaşamaya, başkalarını mutlu etmeye araç olarak görülürse farklı bir tanıma ulaşılır. Para burada amaç değil güzel şeyleri gerçekleştirmeye yarayan bir araç olur. Bunun gibi bilim de kendisine gözlerini dikip kendisini amaç olarak gören insanların imanlarını bir çırpıda almakta, onları imansızlığın karanlığına sokmaktadır. Ama bilim Allah’ın (c.c.) kitabındaki ve yeryüzündeki ayetlerini anlamaya ve anlamlandırmaya hizmet ettiğinde imanın aydınlanmasına vesile olmaktadır.

Teistler ve Deistler her ne kadar yaratıcı olarak Allah’ı (c.c.) kabul etme gibi bir iyi niyet taşısalar da tıpkı yukarıdaki ayette gözlerini ateşe diken kişi gibi bilimin ışığından gelen kamaşmayla kalplerindeki imanı yitirmişlerdir. Tabii bu yitirme olgusu Teistlere göre Deistlerde daha ileri derecede gerçekleşmiştir.

Bilim hiçbir zaman peygamberlerin, ilahi kitapların yerini tutamaz. Gerçi bilimin de bir aydınlatıcı ve yol gösterici özelliği vardır. Bilimle evrenin, yeryüzünün, varlıkların, maddenin yasalarına ulaşılır. Bunların maddeye uygulanması sonucu teknolojik ürün elde edilir. Bunlarla insanın hayatında pek çok sorun çözülür veya kolaylaşır. Ama asla bu dünyada bilimle insanın yaratılış amacına ulaşılamaz. “İnsan niçin yaratılmıştır?” sorusu bilimsel bir bakış açısıyla yanıtlanamaz. Çünkü böyle bir soru hem yaratıcıyı hem de peygamberleri ve ilahi kitapları gündeme getirecektir. Bilimin yüzü yaratıcıya değil yaratılmış olan şeylere dönük olduğu için bu soruyu saçma olarak değerlendirecektir. Buna bağlı olarak bilimsel bakış açısıyla bu dünyada nasıl yaşanacağı sorusu da nefsin sınırları, eğilimleri doğrultusunda yanıtlanır. İnsanlar yaratılış amacını ve bu dünyada nasıl yaşanacağını dosdoğru olarak ancak Allah’ın (c.c.) gönderdiği peygamberlerden ve indirdiği ilahi kitaplardan öğrenebilir.

Bugün Müslümanların da Teist ve Deist türü inançlara yönelmelerinde pozitivist felsefenin büyük bir etkisi görülmektedir.

Pozitivist felsefenin savunuculardan birisi olan A. Comte’un onu ilahi dinler karşısında yeni bir inanç sistemi olarak kabul etmesi, Rus çarlığına ve Osmanlı imparatorluğuna bu yeni dine girmeleri için mektupla teklifte bulunması tesadüfi değildir.

Pozitivist felsefe adeta Müslümanlar arasında beklenen ve kıyamet alametlerinden birisi olan Deccal gibi bir güce ve etkiye sahip olmuştur. Bilindiği üzere Deccal taraftarlarıyla birlikte Müslümanların imanını ellerinden almak için mücadele edecektir. Hadis-i şeriflerden anlaşılacağı üzere insanları yalancı cennetlerle kandıracaktır. Teknolojinin sunduğu ürünler o kadar hayatımızı kolaylaştırmıştır ki bu sayede bundan mahrum olan önceki yüzyıllardaki insanlara göre gerçekten bir çeşit cennet hayatı yaşamaktayız. Bu nimetlerle şımarmakta, hayatımızda Allah’a (c.c.) ve O’nun dinine gereken önemi vermemekteyiz.

Allah’ı (c.c.) yaratıcı olarak kabul edip de O’nun hayatına müdahale etmesini istemeyen Teistlerin ve Deistlerin yaşamlarının amacı, bu teknolojik ürünlerle yaratılan yalancı cennetten haram helal demeden en üst düzeyde yararlanmak ve nefislerinin arzu ettiği her şeyi yine aynı anlayışla özgürce yaşamaktır.

Dindar insanlar nedense Teistleri kendilerine çok yakın bulurlar. Deistlere karşı da biraz soğuk davranırlar. Bazıları da Teistleri gafil Müslümanlarla Deistleri ise münafıklarla eşleştirir. Bazı kimseler ise her iki kesime de münafık gözüyle bakmaktadırlar.

Bir insana münafık demek doğru değildir. Peygamberimiz de münafıkları bildiği halde onlara karşı hoşgörülü olmuştur. Muamelede Müslümanlarla münafıklara eşit davranmıştır. Bu konudaki bilgisini de açığa vurmamıştır. Bizler de kendilerini Teist veya Deist kabul edenlere münafık damgasını vurmamalıyız, onlara karşı uyanık olmakla beraber peygamberimiz (s.a.s) gibi sabırlı ve anlayışlı olmalıyız. Medine dönemindeki münafıklar içlerindeki küfrü İslam devletinin gücünden çekindikleri için gizlemekteydiler. Onlar genellikle kendilerinin de birer münafık olduklarını biliyorlardı. Ama günümüzdeki Teistlerin ve Deistlerin peygamberimiz (s.a.s.) dönemindeki münafıkların İslam devletinin gücünden ötürü duydukları türünden öyle bir kaygıları, korkuları bulunmamaktadır. Demek ki Teistlerdeki ve Deistlerdeki İslam dinine karşı olan inkar hastalığı biraz farklı bir durum arz etmektedir. Onlar Allah’ı (c.c.) yaratıcı olarak kabul ettikleri halde diğer sıfatlarına ve güzel isimlerine inanmadıkları için küfre düşmektedirler, böylelikle farkına varmadan Allah’ı (c.c.) inkar etmektedirler.

Kuşkusuz nefis kafir ve münafıkların bütün sıfatlarına ve özelliklerine sahiptir. Müslüman da olsa insan nefsine biraz uyduğunda Allah’ın (c.c.) pek çok sıfat ve güzel ismini inkar edebilir. Böylelikle insan farkında olmadan Teist veya Deist türü bir inanışı savunuyor olabilir. Her günahta insanı küfre götüren bir yol vardır. Bu, nefsin o günahı vicdan azabı duymaksızın işlemek için Allah’ın (c.c.) bir sıfatını yada güzel ismini inkar etmesiyle gerçekleşir.

Dünyada Allah’ı Görmek mi Allah’a İnanmak mı Daha Yararlı?

Allah’ı duyu organları ile algılayamayınca ateistler ortalığı boş görüp ‘Allah yok’ dediler, teistler bazen ona işimiz düşebilir kaygısından ‘Allah var’ dediler. Deistlerin biraz daha burunları yukarıda olduğu için onlar ‘Allah var ama benim pek işime yaramaz’ kabilinden konuştular. Agnostikler genç bir kızın saflığı ile ‘bilmem’ dediler. Müslümanlar ise kalp gözü ile varlığına tanıklık ettiler.
İnsan için Allah’ı (c.c.) duyu organları ile algılamak daha yararlı olsaydı, Allah (c.c.) duyu organlarımız tarafından algılanırdı. O zaman Allah (c.c.) Kendi zatını gizlemek istemezdi. Gözler önünde olurdu. Ama Allah (c.c.) böyle bir yolu seçmemiştir. Kendi zatını duyu organlarından saklamış, ama varlığının ve birliğinin kanıtlarını, ayrıca sıfat ve güzel isimlerini yaratmış olduğu varlıkların üzerinde göstermiştir. Allah’ın (c.c.) zatının duyu organlarından gizli olmasının elbette pek çok hikmeti vardır. Burada bunlardan sadece birkaç tanesine değineceğiz:
1.İnsan bebekken anne ve babasına bağımlıdır. Anne-babası bebeğin her türlü bakımını üstlenir. Karnını doyurur, altını temizler. Duygusal ihtiyaçlarını giderir. Bebeğin büyümesi ile anne-babasına bağımlığı yavaş yavaş azalmaya başlar. Çocukken bu bağımlılık bebekliğe göre hayli azalır. Yetişkinlikte ise artık bunun ortadan kalkması beklenir. Yine de bazı insanlar bu bağımlılığı yetişkinlikte de devam ettirirler. Öyleleri adeta büyük birer bebektirler. Onların düşünsel yetileri zayıftır. Anne-babaları kendileri adına kararlar alırlar. Bu yüzden iradeleri de gelişmemiştir. İşte şayet Allah (c.c.) duyu organları yolu ile algılanacak olsaydı, her insan da böyle büyük bir bebek gibi kalacaktı. Düşünsel yetileri gelişmeyecekti. İrade ile gelen özgürlük, bağımsız karar alma gibi insani özellikler dumura uğrayacaktı. Güdük kalacaktı. Oysa insan olmamızı sağlayan nedenler, gelişmiş düşünme yetimiz ile özgür irademizdir.

2. Allah (c.c.), Kendi zatını gözlerden saklamak suretiyle insanların varlıklar üzerinde düşünerek marifete (bilgiye, irfana) ulaşmalarını amaçlamıştır. Eğer Allah (c.c.) duyu organları tarafından algılanabilir özellikte olsaydı hiç kimse yaratılmış olan şeylere iltifat etmez, onlar üzerinde düşünmez, bilgi ve becerisini geliştirmezdi. Tıpkı ormanların bir anne-baba şefkatiyle ilkel kabileleri insanlık tarihi boyunca besleyip büyütmesi; barındırıp koruması gibi bir durum yaşanırdı. Bilindiği üzere Afrika ve Avustralya gibi kıtalarda ilkel kabilelerde medeniyetin ortaya çıkmaması, onların doğa tarafından fazla bir iş gücü gerektirmeden beslenilip korunması olgusuna dayanır. Oysa medeniyetin ortaya çıktığı Asya ve Avrupa gibi kıtalarda doğa insanı çalışmadan besleyecek, barındıracak iklim ve bitki örtüsüne sahip değildir. İnsanın beslenebilmesi ve barınabilmesi için doğa ile mücadele etmesi, toprağı ekip biçmesi ve kendisine bir barınak yapması gerekmektedir. İşte şayet Allah (c.c.) duyu organları tarafından algılanacak olsaydı, her bir insan da tıpkı bu ilkeller gibi her şeyi Allah’tan (c.c.) isteyecek, bekleyecek, bir iş için kılını bile kıpırdatmayacaktı. Medeniyet diye bir kavram oluşmayacak, hatta bilgi, irfan için bir neden bulunmayacaktı. Ama Allah (c.c.) Kendi zatını gizleyerek, sıfat ve güzel isimlerini varlık âlemine yansıtarak insanın bir arayış içerisinde olmasını sağlamıştır. Bu sayede Allah’ı (c.c.) aramak, tanımak, anlamak konusunda bir alan meydana getirilmiştir. Bu alan da insana farkına varmadan marifet kazandırmaktadır.

Kuran-ı Kerim doğa olgu, olay ve yasalarından söz ederken bunları ayet diye isimlendirir. Çünkü her bir doğa olay, olgu ve yasası Allah’ın (c.c.) sıfatlarına ve güzel isimlerine dayanır. Allah’ı (c.c.) bize tanıtır. Örneğin gökten yağmurun insanların temel ihtiyaçlarını gidermesi için yağması Allah’ın (c.c.) er-Rahmân (acıyan, merhamet eden), er-Rezzâk (rızık veren) güzel isimlerini düşündürür. İnsanların yağmuru görünce Allah’ı (c.c.) anması, O’na minnet duyması el-Hamîd (kendisine hamd edilip şükredilen), eş-Şekûr (kendisine teşekkür edilen) güzel isimlerini hatıra getirir. Yağmurun sel suyu gibi boşalmayıp da gökten tane tane yere düşmesi insanı el-Halık (yoktan var eden), el-Bâri’(var ettiğini bir türe sokan), el-Hakîm (hükmeden, hakim), el-Muhsî (her şeyin sayısını bilen) olan Allah’ın (c.c.) kudretine hayran bırakır. Yağmurun hayat kaynağı olması, ölümünden sonra toprağı diriltmesi el-Hayy (diri), el-Muhyi (ölüleri dirilten) olan Allah’ın (c.c.) güzel isimlerine ayna olur. İşte tüm bunlar bir doğa olay, olgu ve yasası olan yağmurun altındaki hikmetleri teşkil eder. Bu sayede yağmur Allah’ı (c.c.) bize sıfatları ve güzel isimleri ile tanıtmada bir vesile olur.
3. Şayet Allah (c.c.) duyu organları yolu ile algılanacak olsaydı, her insan O’na karşı küstahlaşabilecekti. Şöyle ki: Başımıza gelen bela ve musibetler de aslında Allah’ın (c.c.) birer ayetleridir. Onlarda da Allah’ın (c.c.) güzel isimleri saklıdır. Örneğin günahlarımızın bela ve musibet olarak başımıza dönmesi Allah’ın (c.c.) el-Hakîm (hükmeden, hakim), el-Hasîb (her şeyi hesap eden), el-Adl (mutlak adalet sahibi) güzel isimlerini düşündürür. Yine hastalandığımızda O’nun eş-Şâfi (hastalığa şifa veren) güzel ismine sığınırız. Böyle anlarda göstereceğimiz iyi hallerle Allah’ın (c.c.) er-Raûf (çok şefkatli), es-Sabûr (çok sabırlı) güzel isimlerini kavrayabiliriz. İşte öyle anlarda, insanlar pek geniş düşünemezler. Başlarına gelen bela ve musibetin hikmetini gereği gibi kavrayamazlar. Aceleci olurlar. Düşünmeden konuşurlar. Mantığa uymayan davranışlar gösterebilirler. Kızma, isyan etme gibi olumsuz tepkiler kendiliğinden ortaya çıkar. Şayet Allah (c.c.) duyu organları ile algılanabilseydi, öyle bir anda pek çok insan, O’na karşı büyük bir saygısızlık yapabilirdi. Hatta bu yüzden dinden, imandan olabilirdi. Yüce Allah (c.c.) Kendi zatını duyu organlarından gizleyerek insanın bu zaafının önüne geçmiştir. Hastalıkların iyileştirilmesine doktorları, ilaçları perde yapmış; ölüme kaza, hastalık, ihtiyarlık gibi nedenler koymakla kalmamış, Azrail isimli meleği de bunun için yaratmıştır. Çünkü bir yakının kaybı sırasında insan her türlü terbiyesizliği yapabilecek, ağır sözü söyleyebilecek bir durumdadır. Oysa Allah’a (c.c.) karşı ufacık bir haddini bilmezlik insanın ayağını kaydırabilir, onu ebedi pişmanlığa sürükleyebilir. Allah (c.c.) Kendi zatını duyu organlarından gizlemek yolu ile bize bu konuda merhamet etmiştir.

4. Mecazi aşklarda bir kanun vardır: Sevgililer birbirlerine kavuşmadıkları sürece aşkları artar. Bu sayede birbirlerini gözlerinde büyütürler. Taraflar birbirlerini tanımak yolunda büyük mesafeler alırlar. Çünkü hep birbirlerini düşünürler. Gerçi kusurlu yanlarını görmezler, ama hiçbir olumlu taraf da gözden kaçmaz. Onun için aşkı “kavuşma coşkusu”, “ayrılıkta yaşanan duygu” diye tanımlayanlar da olmuştur. Ne zaman ki vuslat gerçekleşir, o zaman da aşkta yavaş yavaş bir soğuma gözlenir. Birbirine âşık olup da evlenen çiftlerin hemen ertesi günü hayal kırıklığına uğrayıp da boşanmak istemelerinin altında da bu gerçek yatar. Allah (c.c.) da Kendi zatını duyu organlarından gizlemek suretiyle bu tür bir aşkı veya sevgiyi sürekli kılmıştır. Her ne kadar aynı nedenden ötürü pek çok kişi Allah’ı (c.c.) inkar etse de bu sayede pek çok kişi de Allah’a (c.c.) olan aşkını ve sevgisini geliştirmektedir. Hak âşıkı, ârifi bu sayede yetişmektedir. Kuşkusuz her şeyin bir bedeli vardır. Allah (c.c.) aşkının ve sevgisinin de bedeli, cehennemi insan ve cinlerle doldurmak olsa da, buna değer. Çünkü maden ocaklarında bir parça kıymetli taş elde etmek için dağlar büyüklüğünde toprak çıkarılır.

Ateizm, Ateist

Allah’ın (c.c.) varlığı ve yokluğu konusu, içerisinde bulunduğumuz çağda ortaya çıkmış yeni bir tartışmadır. İnsanlık daha önceki çağlarda Allah’ın (c.c.) varlığı konusunda hiç bir kuşkuya kapılmamıştır.

İnsan Allah’ın (c.c.) varlığı konusunda nasıl herhangi bir kuşkuya düşebilir ki?.. Bunu aklı başında olan bir insanın anlaması gerçekten çok zordur. Nedense bu konuda başkalarının da benden farklı düşüneceklerini sanmıyorum. Çünkü öncelikle insanın kendi varlığı; vücudu, her bir organı mükemmel bir yaratıcıyı gerekli kılmaktadır.

Farz edelim ki, bir gün insanlar çeşitli gezegenlere de yolculuk yapmaya başladılar. Tıpkı bir şehre gider gibi uzayın çeşitli gezegenlerine toplu geziler düzenlemektedirler. İşte böyle bir gezinti sırasında yeni keşfedilen bir gezegende bir insan heykeline rastlanır. Bu heykelin bütün dış organları tıpkı canlı bir insanınki gibidir. Ama tüm aramalara ve araştırmalara rağmen bu gezegende o heykeli yapacak canlı bir varlığa tesadüf edilmez. Bu durumda buna tanık olan insanlar, heykelin varlığı ve yaratıcısı konusunda ne düşüneceklerdir? İçlerinden bir filozof kalkıp da ilgili heykelin oluşumunu gezegendeki ısı değişimi, rüzgar, akar su gibi doğa güçlerinin bir kaya bloğunu biçimlendirmesiyle izah etmeye kalkarsa yada tek bir atomun diğer atom ve elementlerle türlü koşullarda ve çeşitli uygun tesadüflerin birleşmesiyle ve kaynaşmasıyla meydana geldiğini iddia ederse buna elbette herkes gülecektir. Bir doğa gücü olan ısı değişimi, rüzgar ve akar su gibi öğeler gerçi kaya bloğunu parçalayabilirler. Çeşitli biçimlere sokabilirler. Kum ve toprağa da dönüştürebilirler. Ama bu doğa güçleri, ona bir insan heykeli görünümü veremez. Bunun gibi tek bir atomun diğer atom ve elementlerle tesadüfen birleşmesi ve kaynaşması ile böyle güzel bir sanat eserinin meydana gelebileceğine de kimse ihtimal vermez. Herkes bilir ki, bunu ancak hayal kuran, tasarlayan, ölçüp biçebilen, bu konuda eğitim almış, eli maharetli bir heykeltıraş yapabilir. Gerçek budur. İlgili heykelin kendiliğinden meydana geldiğini düşünmek büyük bir saflıktır, aldanıştır. Basit bir heykel için durum böyle iken içerisinde yaşadığımız dünyada en mükemmel tarzda yaratılmış, vücudu, organları yaşam için en ideal tarzda biçimlendirilmiş bir insanın varlığını ve yaratılışını nasıl tek hücreli bir canlıyla ve onun doğa güçleri ve tesadüfler ile evrimleşmesiyle izah edebiliriz? Kaya bloğundan yapılmış basit bir heykel parçasına bile bir heykeltıraş aranırken capcanlı; ruh, nefis ve irade sahibi bir insan için bir yaratıcı düşünülmemesi ondan daha büyük bir saflık, aldanışlık olmaz mı?

Bu gerçekliğe karşın bir kısım insanlar, düşünürler çağımızda Ateizm’i bir inanç biçimi olarak görmekteler. Ben nedense hiçbir Ateist’in mutlak anlamda yaşamının tüm anlarında Ateizm’i savunmasını olanaksız görmekteyim. Bir Ateist arkadaşlarına Allah’ın (c.c.) olmadığını iddia edebilir, bu konuda onlarla tartışabilir de. Yalnız başı derde girdiğinde veya kötü anlarında ilk anımsayacağı Allah (Celle Celâluhu) olur; kalbinde O’ndan yardım umar. İnternette rastladığım şu kısa öykü bu durumu çok güzel bir şekilde örneklemesi bakımdan ilginçtir:

“Henüz yirmi yaşında bile değildim. Haruniye'nin meşhur kaplıcasına gidiyordum. O zamanlar, her şoför, bu dağlık arazinin kıvrım kıvrım yollarına girmeye cesaret edemiyordu. Biz bir kamyonet bulduk ve birkaç aile yataklarımızı ve diğer eşyalarımızı yerleştirip üzerlerine kurulduk. Bir süre sonra yeşilin her tonunun muhteşem bir güzellikle sergilendiği dağ yollarındaydık. Ağustos böceklerinin monoton nağmelerini dinleyerek pırıl pırıl, capcanlı çamların arasında arkamızda bir toz bulutu bırakarak ağır ağır tırmanıyorduk. Allah'tan ki karşımızdan başka araba gelmiyordu. Çünkü yolun bazı yerleri iki arabanın sığamayacağı kadar dardı. Hatta bazı virajlarda, kamyonet tekerinden fırlayan taşlar, atlaya zıplaya derenin dibini buluyordu. Nihayet zorlana zorlana uzun yokuşu bitirmiş olan arabamız, düze çıkmıştı. Biraz sonra da iniş başlayacaktı. Ben çok sevdiğim bu manzaranın ve dolayısıyla da yolculuğumuzun hiç bitmemesini istiyor, temiz dağ serinliğini doyasıya ciğerlerime çekiyordum. Bu arada gözüme enteresan bir şey ilişti. Hayret içindeydim, bir daha baktım, bir daha, bir daha ve şöyle haykırmaktan kendimi alamadım:

- Aman Allah’ım, çama bakınız! Sipsivri bir kayanın tepesinde kök salmış, bir avuç toprak bile yok!

Ben böyle sesli düşünürken, karşımda oturan yaşlıca adam, biraz da benim hayretime kızgın olarak sordu:

- Ne var bunda? Çoktur buralarda böyle ağaçlar...

- Ne var olur mu? Şu Allah'ın kudretine bakınız! Koskocaman bir kayanın zirvesinde pırıl pırıl ve bakımlı bir güzelim çam ağacını yaratmış...

-Hadi canım sende! Bunun Allah'la ve O'nun kudretiyle ne ilişkisi var?

- Peki ama, nasıl olur başka türlü? Kim o çamı o en olmayacak yerde bitirmiş olabilir?

- Hiç kimse evlat... Niçin illa da biri yaratmış olsun yani? Bunlar hep geri ve ilkel düşüncelerdir.

- Ama Allah, o çamı orada yaratıp yetiştirmediyse, kim yaptı bu işi?

-Mesela şöyle düşün: Bir kuş, ağzında bir çam tohumu ile uçarken, tam bu kayanın üzerine gelince, ağzından düşürmüştür. Düşen tohum da kayanın bir kırık tarafına takılıp kalır ve oradaki toprağa kök salar. Sonra da kayanın altına giren kökleriyle böyle gelişip serpilir.

- Olay sizin dediğiniz gibiyse bile, bütün bunları yapıp yaratan yok mu?

- Yok tabii... Yaratıcı diye bir şeye inanmak, bu devirde çok ayıptır.

- Yaşınız başınızla bunu nasıl söylersiniz? Ben size bu konuda birçok misal söyleyebilirim.

Bu şekilde devam eden konuşmamız hemen münakaşaya döndü ve tabii seslerimiz de yükseldi. Adam bağırdıkça ben de sesimi yükseltiyordum. Bizi sessiz dinleyen diğer yolcular da zaman zaman münakaşaya katılıyorlardı. Fakat halinden okumuş bir kimse olduğu sezilen bu yaşlıca adamdan başka hiç kimse, Allah'ı inkar etmiyordu. Ama bir an önce de münakaşayı bitirmemizi ve susmamızı istiyorlardı. Bu sırada araba yavaş yavaş hızlanmaya başladı. Derken belki yüz metre aşağılarda ip gibi uzayıp giden Ceyhan nehrine kadar tekerleklerden fırlayıp giden taşlar, bizi şaşkına çevirdi. Bir an sessizlikle herkes birbirine bakışırken, şoför başını uzatıp:

-Fren patladı! dedi.

Sağ yanımız yokuş aşağı çamlarla kaplı bir bayırdı. Bu yokuşun sonunda Ceyhan nehrinin kayalara çarptıkça köpüklenen suları görünüyordu. Sol taraf ise, yalçın kayalıklarla kaplı bir yamaçtı. Birkaç saniyelik şaşkınlık geçer geçmez, herkes çığlık çığlığa bağırmaya başladı. Kimisi şehadet getiriyor, kimisi besmele çekiyor, kimisi de "Allah" diye bağırıyor, kendince dualar edip yalvarıyordu. Allah'a inanmadığını söyleyen yaşlı zat da, adeta kendinden geçmiş:

-Allah’ım!.. deyip duruyordu.

Ama bu durum, fazla sürmedi. Çünkü, bizim bütün şaşkınlığımız ve hayretimiz arasında araba yavaşlamaya başladı ve biraz sonra kenara yanaşıp durdu. Durur durmaz da her kafadan bir ses yükselmeye başladı:

- Yahu bu ne biçim iş?

- Hani fren patlamıştı?

- Ödümüz patladı!

- Şaka mıydı yoksa?..

Şoför yerinden çıkıp yanımıza yaklaştı ve benim biraz önce münakaşa ettiğim yaşlıca adama dönerek dedi ki:

-E, sen utanmıyor musun, Allah yoktur demeye? Biraz önce yoktur dedin, sonra da fren patladı sanınca, herkesten fazla “Allah!..” diye bağırdın. Yoksa, niçin O'nu yardımına çağırıyorsun?

Sonra da bize dönerek:

-Kusura bakmayın, fren miren patlamadı. Ben münakaşanızı duyunca, şu adama bir ders vermek istedim, diyerek tekrar direksiyona geçti.

Araba yürüdüğünde sadece Ağustos böceklerinin sesleri vardı. Herkes susmuş; yaşlıca adam ise, yüzü kıpkırmızı, düşüncelere dalmıştı... Kaplıcaya gelip de eşyalarımızı indirdiğimiz zaman bana yaklaşarak:

-Oğlum, senden özür dilerim; bunca yıldır inanmadığımı sandığım Allah'a meğer ben inanıyormuşum da haberim yokmuş... Bunu öğrenmeme sebep oldun. Şoför efendi, sana da çok teşekkür ederim, bana inancımın farkına varacak imkanı sağladın, dedi.”

İnsanın Allah’ın (c.c.) varlığını inkar edememesinin nedeni manevi yapısından kaynaklanır. Nefis yaratılışında toprakla ilişkili olduğu ve toprak da yoktan yaratıldığı için Allah’ın (c.c.) varlığını inkar edebilir. Çünkü nefis küfür üzere bulunur. Nefsin hidayete ulaşması, kolay kolay gerçekleşmez. Allah’ı (c.c.) el-Hakîm güzel ismi ile tanıyıp kabul etmesi ile gerçekleşir. Bu durum da nefsi uzman bir insanın (insan-ı kamil) kontrolünde uzun bir eğitim ve ıslah sürecinden geçirmekle mümkün olur. Nefis genellikle kendi dışında başka bir ilaha boyun eğmek istemez. Allah’a (c.c.) kul olmaktansa pek çok ilaha kul olmayı yeğler. Ama insan sadece nefisten meydana gelmemektedir. İnsanın Allah’tan (c.c.) bir ilahi soluk olan ruh yönü de bulunmaktadır. Ruhun Allah’ı (c.c.) inkar etmesine olanak yoktur. Onun için bir Ateist her ne kadar diliyle, Allah (c.c.) yoktur, diye iddiada bulunsa da içinden bir şeyler de bu sözüne karşı çıkacak ve ona katılmayacaktır. İşte cılız da olsa böyle bir itiraz sesi ruha aittir. Her insanın ruhunda Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliğine dair bir hatıranın saklandığı Kuran-ı Kerim’de işlenmektedir. Gerçi hiç kimse geçmişinde, yani Allah (c.c.) katında yaratılmadan önce bir ruh iken böyle bir sahne yaşadığını anımsamamaktadır. Ama demek ki bu anlatılan şey bizim ruhumuzda bilinçdışı olarak veya kromozomlardaki bilgiler cinsinden kaydedilmiştir. Belki de Ateist’in Allah’ı (c.c.) inkar ettiğinde içinde ona itiraz eden cılız ses de bundan kaynaklanmaktadır: “Rabb’inin Adem oğullarından söz aldığını da düşünün: Rabb’in onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onların Kendi hakkındaki şahitliklerini isteyerek ‘Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?’ buyurunca onlar da ‘Elbette!’ diye kabul etmişlerdi. Kıyamet günü ‘Bizim bundan haberimiz yoktu.’ veya ‘Ne yapalım, daha önce babalarımız Allah’a şirk koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o batılı başlatanlar nedeniyle bizi imha mı edeceksin?’ gibi bahaneler ileri sürmeyesiniz diye Allah bu sözü sizden aldı (A’raf suresi, ayet 172-173).”

Çağımızda Ateizm’in ilahi dinler açısından büyük bir tehlike oluşturduğunu sanmıyorum. Çünkü böyle bilim ve mantık dışı bir düşünceye çok az kişi inanıyor, üstelik onların da bu inançlarında içten olmadıklarını düşünüyorum. Benim önemli gördüğüm sorun, Müslümanların büyük bir kısmının Allah’a (c.c.) iman etmekle, özellikle O’nu yaratıcı olarak kabul etmekle dinsel sorumluluklardan kurtulduklarını düşünmeleridir. Allah’ın (c.c.) yasaklarına ve ibadetlere gereken önemi vermemeleridir. Yani Allah’a (c.c.) Teist veya Deist türü bir inançla iman etmeyi yeterli görmeleridir.

Kuşkusuz farz ibadetler dışındakiler (yani nafileler) gizli yapılır. Bunlar adeta kişi ile Allah (c.c.) arasında bir sırdır. Ama farz ibadetleri yapmamak Allah’ın (c.c.) emrine karşı gelmek olduğundan büyük günahlardandır. Bunlar da genellikle toplu halde ve topluluk içinde icra edilirler. Bu son derece açık ve tartışmasız dini bir bilgidir ve bunu herkes de bilmektedir. Hadis-i şeriflerde cemaatle kılınan namazın bireysel olarak kılınanına göre 25 (bir diğer rivayette 27) derece daha faziletli olduğu belirtilir. Ayrıca pek çok hadisi-i şerif cemaate devam etmeyi ısrarla emreder. Durum bu olmasına rağmen çoğu camilere vakit namazı için devam edenler, mahallelerindeki yetişkin erkek nüfusuna göre yüzde bir bile değildir. Müslümanların önemli bir kısmının nefislerine ve şeytana uyarak, ayrıca Allah’ın (c.c.) bütün günahları affetmesi ihtimaline güvenerek bile bile ibadetleri yapmamakla ve yasakları çiğnemekle O’nun emirlerine karşı gelmesi, pek doğru bir şey ve onaylanacak bir davranış olarak görünmemektedir. Böyle bir tavır ve yaşam biçimi insanda dolaylı bir biçimde de olsa Allah’ın (c.c.) pek çok sıfatını ve güzel ismini yadsımak anlamına geldiği izlenimi uyandırmaktadır. Ama ben iyi niyetimle yine de bunu bir gaflet durumu ile açıklıyorum. Ateistlerin “Allah (c.c.) yoktur.” biçimindeki sözlerinden ziyade Müslümanların ibadetlere gereken önemi vermemeleri ve açıkça haramları işlemeleri daha düşündürücü ve kaygı vericidir.

Zihinde oluşan salt yaratıcı Allah (c.c.) kavramı ile kimse Allah’ın (c.c.) kutsal kitaplarında önemle belirttiği (kabir azabı, cehennem gibi) kötü akıbetlerden kurtulamaz. Allah’a (c.c.) inanmak öncelikle bütün günahlara tövbe etmekle ve ibadet hayatıyla kendisini belli eder. Kimin ibadet hayatı zenginse o diğer Müslümanlara göre Allah’a (c.c.) daha çok yakındır. Onun Allah (c.c.) inancı daha güçlüdür. Özellikle namaz kılmak bunun en açık belirtisidir. Çünkü peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şerifinde buyurduğu üzere “Namaz dinin direğidir.” Eskiden çadırlar ve evler direklerle kurulurdu. Direk olmadan bir yapının ayakta duramayacağı düşünülürdü. Buna göre peygamberimiz (s.a.s) din binasının da ancak namazla kurulmakta ve ayakta durmakta oluşuna dikkatlerimizi çekmiştir.

Lise yıllarında iken Allah’ın (c.c.) varlığını inkar eden bir arkadaşım vardı. Kendisi artık başına bir bela geldiğinde ve kötü anlarında da Allah’tan (c.c.) yardım istemediğini söylüyordu. Bir Ateist ile ilk olarak o zaman karşılaşmıştım. Bu benim için korkunç bir düşünce idi. Çünkü dindar bir aileden geliyordum. Aramızdaki arkadaşlık ve komşuluk ilişkisinden nedense onun bu tavrının içerisinde bulunduğu psikolojik koşullardan kaynaklandığını seziyordum.

Anne-babasıyla ilişkisinin ne kadar sorunlu olduğuna bütün mahalle arkadaşlarım gibi ben de her gün tanık oluyordum. Bilimsel ve mantıksal bir bakış açısı ve tavır; yukarıda başka bir gezegene yolculuk örneğinde sunduğum gibi, öncelikle insanın kendi varlığı, vücudu, her bir organı mükemmel bir yaratıcıyı gerekli kılmaktadır. Arkadaşım işte böyle ortada olan bir gerçekle her gün mücadele ediyordu. Kuşkusuz bunun için büyük bir enerji harcıyordu. Oysa insan doğası tembeldir. Öyle gereksiz yere, boşu boşuna enerji harcamaz. Ortada bir mücadele, bilimle ve mantıkla bir çatışma varsa, demek ki bir şeye karşı bir psikolojik savunma mekanizması kurulmuştur. Bu yüzden Allah’ı (c.c.) inkar etmek bir bilimsel ve mantıksal tavır değildir, psikolojik bir savunma mekanizmasıdır. Arkadaşım Allah’ın (c.c.) varlığını inkar etmekle ve O’ndan bir yardım ummamakla doğasıyla çatışıyordu. Bu gayet açıktı. Kimsenin de durduk yerde enerjisini böyle boşu boşuna harcayamayacağına göre onun bu yolla gerçekleştirdiği bazı psikolojik doyumları vardı. Sorun bunları tespit etmekteydi.

Tabii o zamanlar psikoloji ve psikanaliz üzerine bugünkü kadar bilgi sahibi değildim. Ama olayları bugün sahip olduğum psikoloji ve psikanaliz bilgi ve deneyimlerin gözlüğü ile değerlendirecek o zamana ait epey belge hafızamda bulunmaktadır.

Öncelikle, bu görüşlerini sınıf ortamında ve arkadaşları çevresinde söyleyerek bizden daha çok özgür ve bağımsız olduğunu ifade ediyordu. Bizden üstün oluğunu dolaylı bir biçimde vurgulamış oluyordu. Arkadaşım böyle bir tavırla bize adeta “Ağzı süt kokan çocuklar!” diyerek hakaret ediyor, üstünlük duygusuna doyum sağlıyordu. Bu vurgu ile karşı cins karşısında bir hayranlık uyandırmayı amaçladığını düşünmememiz için ortada bir neden yoktur. Bu da ona büyük bir psikolojik doyum sağlıyor olsa gerekti. Öyle yakışıklı; güçlü, kuvvetli birisi olmadığı gibi zengin bir ailenin çocuğu da değildi. İçerisinde bulunduğu bu koşullarla karşı cinsin ilgisini çekemezdi. Aksine bunlar karşı cins için itici şeylerdi. Her genç kız haklı olarak yakışıklı; güçlü ve zengin bir erkek arkadaşın hayalini kurar.

Sonra, arkadaşım Ateist olduğunu söyleyerek o yaşlardaki her genç gibi ebeveynlerden farklı bir kişilikte, özellikle özgür ve bağımsız bir durumda olduğunu ifade ederek üstünlük duygusuna başka bir açıdan da doyum sağlıyordu. Aslında arkadaşım her gençte olan ebeveynle, toplumla ve onların değerleriyle çatışma içerisindeydi. Onun anne ve babasıyla ilişkisinin kötü olduğunu belirtmiştim. Kuşkusuz her gencin o oranda ve yoğunlukta olmasa da böyle bir çatışmayı yaşamasını bekleriz. Bu gayet doğal bir durumdur. İnsan gelişmesinde bir psikolojik evredir. Ama o, bu çatışmayı dinsel alana da taşıyordu, Allah’ın (c.c.) varlığını inkar ediyordu, O’ndan herhangi bir yardım ummak istemiyordu.

Daha sonra başka Ateistleri de tanıma imkanım oldu. Nedense Ateistler hakkındaki yargım hiç değişmedi. Bu sefer bu yaşı ilerlemiş Ateistlerin çatışma alanları toplumsal gerçekler ile Allah’ın (c.c.) emir ve yasakları idi. Kimisi yaşamda umduğu zenginlik ve refaha kavuşamadığı için varlıklı insanların malına ve paralarına ortak olmanın tek yolunun Allah’ı (c.c.) inkar etmek olduğunu düşünüyordu. Kimisi Allah’ın (c.c.) emirlerini yapmamanın ve yasaklarından kaçınmamanın verdiği ruhsal sıkıntıyı üzerinden atmak için Allah’ın (c.c.) varlığını yok sayıyordu.

Ateizm olgusu A. Adler’in Bireysel Psikoloji ekolüyle daha iyi incelenebilir kanısındayım. Bilindiği üzere A. Adler bireyin hayat içerisindeki tüm faaliyetlerini ve çatışmalarını aşağılık kompleksinin seçilen bir hayat tarzıyla üstünlük kompleksi biçiminde telafi edilmesiyle izah eder. Gerçekten bu yaşa değin gözlemlerimden artık o kadar net bir biçimde kavradım ki, Ateizm’in dayandığı psikolojik mekanizmanın temelinde üstünlük kompleksinin olduğunda hiç kuşkum kalmadı. İlgili kişiler yaşamlarında aşağılık kompleksi duydukları çeşitli olayları, olguları düşünmemek, daha doğrusu dikkati bunların üzerinden çekmek amacıyla Ateist olurlar. Psikolojik amaçları toplumun, bireylerin kendisini ezebilecekleri bazı zaafları ve kusurları gözlerden saklı tutmaktır. Dikkatleri Ateizm gibi soyut bir kavramda toplayarak ne kadar değişik, renkli, zeki, kültürlü ve entellektüel birileri olduklarına vurgu yapmak isterler. Lise arkadaşımın tek derdi de buydu. Ateist olduğunu söyleyerek dolaylı bir yolla genç kızlara kur yapıyordu, ayrıca biz arkadaşlarına da hakaret ederek üstünlük duygusuna doyum bulmaya çalışıyordu. Daha sonra tanıdığım Ateistler de başkalarına karşı, o lise öğrencisi gibi toy ve acemi olmasa da, aynı anlama gelen farklı bir tavır ve tutum takınmışlardı.

İnanç, gerek bireyin gerekse toplumun en önem verdiği, dokunulmaz ve saygın bir alandır. Bir Ateist bu konuda toplumun genelinden farklı olmakla sıradan insanların hayalinde bile göremediği bir entellektüel düzeye ulaştığını sanır. Ona göre diğer insanlar anne-babalarından devraldıkları inancı sorgulayacak cesarete ve düşünsel düzeye sahip değillerdir. Güya insan Ateizm ile kendi varoluşunu kendisi gerçekleştirmiş olur. Bu da Nietszche’nin tabiri ile “üst insan”ın kimlik özelliğidir. Halbuki bir insan anne-babasından devraldığı Müslümanlık dinini sorgulayarak onlardan daha dindar bir çizgi belirleyebilir. Varoluşunu gerçekleştirmesi adına daha doğal ve anlamlı bir çizgiyi sürdürebilir. Nedense anne-babaya, dine, toplumsal değerlere karşı çıkmak, aykırı düşmek daha dikkati çektiği ve nefsi okşadığı için insanlar bu tür yollara kayabilmekte, bunların etkisi altına girebilmektedirler. Oysa bir insanın İslam dini ile barışık olması onu kendisinin ve evrenin yaratılış amacına götürecek, sadece kendi varoluşunu değil her şeyin varlık amacını kucaklayan bir bütünlüğe ve evrenselliğe ulaştıracaktır.

Kuşkusuz çağımızın pek çok sanat dallarına ve düşünsel eserlerine sinmiş olan Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm) felsefe akımının da Ateizm’in yaygınlaşmasında payı çok büyüktür. İlgili felsefe ekolünde dindar filozoflar da bulunmakla birlikte Ateizm’i bir yeni inanç sistemi olarak sunan ve bunun havarisi kesilenler daha çoğunluktadır. Kendini özgürce var etmek adına bu filozoflar dine saldırmayı da bir maharet bilmişlerdir. Kuşkusuz insanın anne-babasından, toplumdan devraldığı inancı sorgulaması dinimizin de bir emridir. Ama bu filozofların yaptığı şey sorgulamaktan ziyade isyandır. Anlamak yerine önyargılı bir biçimde reddetmektir. Varoluş olarak da kutsadıkları özgürlük, birtakım bencilce zevklerin tatmininden ve kimseye bir yararı olmayan düşüncelerden başka bir şey değildir. Dahası, gözlere ve gönüllere en çok hitap eden, insanların en çok ilgi ve beğenisini çeken insanın her eyleminden sorumlu olması, insanı eylemlerinin var etmesi gibi parlak düşünceleri de lafta kalmaktadır. Aslında bu düşünceler kutsal kitaplardan aşırılmıştır. Yeni hiçbir tarafları yoktur. İlahi kitapların hepsi, özellikle Kuran-ı Kerim insana zaten bu düşünceleri aşılamaya çalışır.

Kuran-ı Kerim insanı her ameliyle (eylemiyle) öyle bir sorumlu tutar ki, bu sorumluluk süreci, dünya yaşamını, ölümü, kabri, ölümden sonraki ebedi hayatı da içine alır. Mahşer gününde bu ameller defter olarak insanlara takdim edilecektir. Oysa varoluşçu filozoflar bu sorumluk anlayışını sosyal ve hukuk yaşamlarına bile aktaramazlar. İşlediği bir suçu savcıya başvurup itiraf eden bir varoluşçu filozofa hiç rastlanmamıştır. Oysa pek çok sahabe bizzat peygamberimize (s.a.s.) gelerek suçlarını itiraf edip cezalarını çekmişlerdir. Bunlar içerisinde zina gibi dini açıdan ağır bir suçu işleyip recm (taşlanarak öldürülme) cezasını alanlar da olmuşlardır. Tabii onların terk derdi, yaptıkları günahların (kötü eylemlerin) sorumluğunu duyup bundan temizlenmekti. Ahirette Allah’ın (c.c.) karşısına ak pak olarak çıkmaktı.

İnsanın iyilik yapması doğasından gelmez. İnsan iyilik yapmak için kendisini aşmak zorundadır. Çünkü insan doğası (nefsi) cimri, bencil yaratılmıştır. Onun için her iyiliğimizin altında bir çıkar vardır. Bencil, cimri doğamızı (nefsimizi) aşıp da iyiliğe (ruhumuzun eğilimine) ulaşmak büyük bir mücadeleyi gerektirir. Bu açıdan her insanın hizmet ve mal üreterek iş hayatında toplum yaşamına yardımcı olması, katkıda bulunması bir iyiliktir. Bilindiği üzere dinimizde ibadetlerini yapan bir insanın çalışma yaşamı da bir ibadet hükmünde değerlendirilir. Tabii iyiliklerin en ideali Allah (c.c.) rızası için iş yapmaktır. Bu, dünyevi bir çıkar gözetmeksizin Allah (c.c.) yolunda nefsin cimri ve bencil doğası ile büyük bir mücadele yapılması demektir. İşte gerçek varoluş, varoluşçuluk budur. Bunun dışında insanın dünyevi çıkarların üzerine çıkmasını beklemek o insanı aptal yerine koymakla eşanlamlıdır.

Ateizm’in bilimsel temelini Darwin’in “evrim kuramı” oluşturur. İnsanın maymundan geldiği düşüncesi Ateistler için inançlarının iman esasıdır. Oysa Darwin’in kuramlarını doğrulayan bir bulguya hiçbir zaman rastlanmamıştır. Türler arasında keskin çizgi, her ele geçen fosilde tespit edildiği gibi maymunla insan arası bir varlık ne günümüzde ne de tarihte söz konusu olmamıştır.

Ateistlerin Darwin’in evrim kuramına dört elle sarılmalarının elbette bir kısım nedenleri olabilir: Bunlardan biri de hayvanın insandan daha özgür ve bağımsız oluşudur. Bir Ateist kendisinin maymundan türediğini iddia ediyorsa bununla bir maymun kadar çirkin olduğunu anlatmak istemiyordur elbette. Doğadaki maymunun özgür ve bağımsız yaşamına imrendiğini vurgulamayı, toplumun, özellikle dinin onun yaşamına koyduğu emir ve yasaklarla bunları elinden almak istediğini yada kısıtladığını belirtmeyi amaçlamış olabilir. Tabii tüm Ateistleri böyle değerlendirecek ölçüde elimizde bir çalışma ve anket mevcut değildir. Çevremde tanıdığım bir kaç Ateist’ten hareketle böyle bir yargıya ulaştığımı özellikle belirteyim.

Ateistler Allah’ın (c.c.) varlığını inkar ederek Allah’ın (c.c.) kimi sıfatlarını doğaya, doğa yasalarına ve olaylarına yansıtırlar. Örneğin evrenin ezeli ve ebedi olduğuna inanırlar. Bu yönüyle Ateizm materyalist bir dünya görüşüne sahiptir. Yaratılışı, olay ve olguları, kavramları maddesel bir yaklaşımla, determinist (neden sonuç ilişkisi ile) bir görüşle açıklar. Doğaya, doğa yasalarına ve olaylarına atfettiği ilahi sıfatlarla bunların yaratıcı olduğunu düşünürler: Onlara göre, içerisinde insan da olmak üzere tüm canlılar doğanın, doğa yasalarının ve olaylarının sonucu tesadüfen ortaya çıkmışlardır. Allah (c.c.) diye bir yaratıcı güç yoktur. Her şey önce tek bir hücrenin meydana gelmesiyle başlamıştır. Doğadaki tüm canlı varlıklar bu tek hücrenin evrimleşmesiyle meydana gelmiştir. İnsan bu evrim zincirinin son halkasıdır. Onun için mükemmeldir. Düşünür ve hayal kurar. Allah’ı (c.c.) -haşa- insan zihni yaratmıştır.

Oysa bilim, maddeden bu tek hücrenin meydana gelmesini onaylamamıştır. Onca yapılan deneyler bunun imkansızlığını kanıtlamıştır. Yaşam, Allah’ın (c.c.) el-Hayy güzel isminin tecellisi ile meydana gelmiştir. Fosil bilimin de kanıtladığı gibi her canlı tür de müstakil olarak yaratılmıştır. Yani tek hücrenin evrimleşmesi ile diğer canlı türlerinin meydana geldiği iddiası da bilimsel değildir.

Materyalizm ile eski kavimlerde ve bugün ancak yerlilerde görülen Putperestlik dini arasında bir ilgi bulunmaktadır. Çünkü temelde her iki inanç sistemi de maddeye aşkın bir anlam, bir kutsallık yüklemektedirler. Yalnız, putun kutsanması ve Allah (c.c.) ile insan arasında ilişki kurması olarak tanımlanabilecek Putperestlik dini, materyalizmden biraz daha insaflı görünmektedir. Çünkü Kuran-ı Kerim’deki onlarca ayet-i kerimeden de biliyoruz ki Putperest Araplar, Allah’ın (c.c.) varlığını inkar etmiyorlardı. Putlara da kendilerini Allah’a (c.c.) yaklaştırsınlar diye tapıyorlardı. Oysa materyalizmde Allah (c.c.) inkar edilmekle kalmıyor, O’nun sıfatları ve güzel isimleri maddeye yansıtılmaktadır. Yine Putperestler sadece birkaç nesneyi kutsallaştırırken materyalistler her maddeye, evrenin her atomuna kutsal bir anlam kazandırmaya çalışmaktadırlar.

Her ne kadar Ateistler bilimsel olmak için determinist bir görüşe bağlı olmaya özen gösterseler de dayandıkları bilimsel kuramların (Örneğin evrim kuramı; yaratılışın, canlı varlıkların akıl ve mantığın aciz kaldığı, herkesi şaşırtan ve hayran bırakan özelliklerinin, güzelliklerinin, mükemmel oluşlarının tesadüfe bağlanması… gibi.) birer varsayım bile sayılamayacak denli gerçeklikten, mantıktan uzak oluşu, onların ciddiye alınmamalarına neden olmuştur.

Ateistler, insanların Allah’a (c.c.) ve dine gereksinim duymalarının nedeninin doğayı, doğa yasalarını, olaylarını anlayamamanın verdiği acziyet ve korku duyguları olduğunu düşünürler. İnsanlık tarihini genellikle ilkel devir, dinsel devir ve bilim devri olarak üçe ayırırlar. Bilim devrinde dinin gerekli olmadığını savunurlar. Bir zamanlar dinsel olarak açıklanan kimi kavram, olay ve olguların şimdi bilimsel birer anlamları olduğunu düşünürler. Bu yönüyle Ateizm’in manevi yönünü pozitivizm tamamlar. Ateistler pozitivist felsefenin bu düşüncelerinin arkasında bilime dayandıklarını sanırlar. Bilimsel bir düşünceye sahip olduklarını savunurlar. Oysa ortada olan bilim değil bilim üzerine yapılan bir felsefedir. Bu bilim üzerine yapılan felsefe ise bilimsel hiçbir temele dayanmamaktadır.

İnsanlık tarihi boyunca çeşitli dönemlerde bireysel olarak Allah’ın (c.c.) yokluğunu dile getiren kişiler olsa da bunun sistemli düşünceler bütünü olarak dile getirilişi on sekizinci yüzyılda olmuş ve Ateizm felsefe sözlüğüne ancak on dokuzuncu yüzyılda girmiştir. Ondan önce dünya düşünce tarihinde bazı kişilerin (örneğin Ömer Hayyam gibi) Ateist olduğu ileri sürülse de bunların inançlarının tam olarak bilinemeyeceğini de iddia edebiliriz ve daha ziyade Deist bir inanca sahip olduklarını düşünebiliriz. Peygamberler Ateist toplumlara değil, -ki yeryüzünde böyle bir toplumun tarih boyunca olmadığını belirtmeye gerek yoktur sanırım- genellikle Putperestlere (Allah’a [c.c.] şirk koşanlara) gönderilmiştir.

Çağımızda materyalist dünya görüşü, toplumsal yaşamda ilahi dinlerin emir ve yasaklarına saygı gösterilmemesi, insanların dünyanın gelip geçici zevklerine olan aşırı talepleri gençliğin büyük bir kısmını inanç ve maneviyat buhranına sürüklemiştir. Artık gençlerin önemli bir kısmı, İslam dinini zamanı ve uygulaması geçmiş bir yaşam tarzı olarak görmektedirler. Yaşamlarının Allah’ın (c.c.) emir ve yasakları ile sınırlanmasına itiraz etmektedirler. Bağımsız ve özgür yaşam adına sigara içme, alkol ve uyuşturucu madde kullanımı gibi birtakım kötü alışkanlıklara yönelmektedirler, iç dünyalarındaki din ve maneviyat boşluğunu bu maddelerin verdiği geçici keyiflerle dindirmeye çalışmaktadırlar. Kuşkusuz bir Müslüman’ın Ateist olması o kadar kolay bir biçimde gerçekleşmemektedir. Gençler, önce Teist, sonra Deist bir yaklaşımla dini yaşamlarından uzaklaştırıyorlar, artık dinden tamamen soyutlandıkları zaman Ateist olduklarını söyleyebilmektedirler. Dinden uzaklaşma bu noktada da kalmamaktadır. Tüm dünyada olduğu gibi son yıllarda ülkemizde de kendilerini Satanist olarak tanıtan gençler, Allah (c.c.) yerine Şeytan’a tapmakta ve buna kedi ve çeşitli varlıkları kurban kesmektedirler. Hatta bu vahşet genç kızları Şeytan’a kurban etmeğe kadar ulaşmaktadır.

Agnostizm (Bilinemezcilik), Allah’ın (c.c.) varlığı ve yokluğunun kanıtlanamayacağını iddia eden bir felsefi görüştür. Agnostizm’e göre, insan duyu organları ile elde ettiği bilgilerle düşünür. Allah (c.c.) duyu organları yolu ile algılanamadığına göre O’nun üzerinde düşünmek, varlığını yokluğunu kanıtlamak boşuna bir uğraştır. Bu yüzden bu konu hiçbir zaman bilinemez. Agnostizm, genellikle Ateizm ile aynı kefeye konur. Aslında Allah’ın (c.c.) varlığının, yokluğunun bilinemeyeceğini iddia etmek ile Allah’ın (c.c.) yokluğuna inanmak arasında bir basamak fark bulunmaktadır. Yani Agnostizm, Ateizm’i meşrulaştırmak için bir gerekçe olarak düşünülebilir. Bu gerekçe güya bilimsel bir temele dayanmaktadır. Oysa tüm olgular duyu organlarımıza hitap etmez. Örneğin havadaki oksijeni, karbondioksiti duyu organlarımızla algılayamayız, ama bilimsel olarak varlıklarını ispat edebiliriz. Yine maddenin en küçük yapı taşı olan atom bu konuda hemen akla gelen örnektir. Atomu hiçbir duyu organıyla algılayamadığımız gibi gelişmiş hiçbir teknolojik alet de bize bunda yardımcı olamamaktadır. Atomun varlığı için birtakım mantıksal çıkarımlarda bulunuruz. Bilim çoğu bilgilerini bu yolla elde eder. Bunun gibi yaratılmış olan her şey de mantığın ilkeleri ile Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliğine, sıfatlarına ve güzel isimlerine tercümanlık yapmaktadır.

Ben Ateizm’i hep bir gençlik buhranı olarak gördüm. Bu yargım da her yeni Ateist’i tanıdığımda daha da pekişti.

Ateizm’in bilimsel ve mantıksal bir düşünce biçimi olmadığını, bir psikolojik savunma mekanizması olduğunu bir kez daha vurgulamak istiyorum.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <img> <b> <dd><img>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar