Kuran Allah'ın Sözü mü?


Kur'an Tanrı Sözü müdür?

Kur'an'ın İçsel (Metinsel) Analizi

Müslümanlar, Eski ve Yeni Antlaşma da dahil, kutsal sayılan tüm yazılara saygı duymalarına rağmen, Kur’an söz konusu olduğunda onun diğer tüm yazılardan üstün olduğunu savunup farklı ve ayrıcalıklı bir tutum izlerler. Bunun ilk nedeni, Müslümanlara göre Kur’an’ın kesinlikle insanlar tarafından yazılmamış ve bu sayede insanlara özgü düşünce ve yazım tarzının etkisiyle bozulmamış olmasıdır. Bu ve benzer nedenlerle Kur’an’a sıklıkla “Kitapların anası” (Sure 43:3-4) denmektedir.

1- KUR’AN’IN YAPISI:

Müslümanlar, gelişmiş yapısı ve etkileyici edebi tarzı sayesinde Kur’an’ın tüm diğer Tanrısal açınlamalardan üstün olduğunu iddia ederler. Sure 10:37-38, Sure 2:23 veya Sure 17:88’i referans gösterirler; ki bu ayetlerde şöyle denmektedir: Onu Muhammed mi uydurdu diyorlar? De ki: “Gerçeği söylüyorsanız, Size Allah dışında yardım edebilecekleri de çağırın da Kur’an’a benzer tek bir Sure getirin”. Bu övünme ifadesinin benzerlerine Hadislerde (Mishkat III. Sayfa 664) de rastlanmaktadır: “Kur’an dünyadaki harikalar arasındaki en büyük harikadır. Dünyadaki eğitimli kişilerin ortak görüşüne göre sözcük seçimi, tarz, retorik, düşünceler ile insanlığın kaderini belirleyen düzenlemelerin ve yasaların doğruluğu konusunda Kur’an eşsiz bir kitaptır”.

a. Kur’an’ın eşsizliği

Müslümanlara göre Kur’an’ın edebi tarzına denk gelebilecek bir yazının hali hazırda mevcut olmaması onun insanlar tarafından yazılmış bir kitap değil de Tanrı tarafından gönderilmiş mucizevi bir kitap olduğunu kanıtlamaktadır. İşte Arapça’da “icaz” olarak nitelendirilen bu eşsizlik durumu Müslümanlar için Kur’an’ın göksel kaynaktan gelmiş bir mucize olduğunun kanıtıdır; ki bu da Muhammed’in peygamberlik görevi ile İslam’ın doğruluğunu onaylamaktadır (Rippin 1990:26).

Yine de, Kur’an’ın bizzat kendisi ilk oluşum süreci ile ilgili şüpheler yaratmakta ve eşsiz olduğu iddialarına gölge düşürmektedir. Aslında bu “Kur’an’ın eşi benzeri olmadığı” yolundaki öğretinin, dönemin Hristiyan eleştirmenlerinin yazılarına yanıt vermek amacıyla üretildiği ve en gelişmiş ve kesin haline ancak 10. yüzyıl sonlarında ulaştığı, bilinen bir gerçektir (Rippin 1990:26).

Bazı Müslümanlar eşsizlik iddiasının Kur’an için uygun ve geçerli olduğundan emin değildirler. İslam alimi olan C.G. Pfander şöyle demiştir:

Kur’an’ın edebi tarzının Arap dilinde yazılmış diğer tüm kitaplardan üstün olduğu iddiası önyargıdan kaçınan Arap alimlerinin hiçbir şekilde evrensel görüşü olmamıştır. Bazıları Kur’an’ın etkili anlatım ve şiirsellik konularında Imrül Kays’ın Mu'allaqat’ından veya Hariri’nin “Makamat” adlı eserinden üstün olduğundan şüphe etmektedir; ancak Müslüman ülkelerde bu tür görüşleri ifade edebilecek kadar cesur insanların sayısı son derece azdır (Pfander 1835:264).

Pfander, Kutsal Kitap ile Kur’an’ı karşılaştırarak sözlerine şöyle açıklık kazandırır:

Eski Antlaşma’yı İbranice orijinalinden okuduğumuzda, pek çok alim Yeşaya, İkinci Yasa (Tesniye) ve Mezmurlar gibi bölümlerdeki dilin ve anlatımın Kur’an’ın herhangi bir bölümündeki anlatımdan üstün olduğunu düşünmektedir. Bunu Müslümanlar dışında neredeyse hiç kimse inkar etmeyecektir ve İbranice ile Arapça’yı çok iyi bilen hiçbir Müslüman bunu büyük ihtimalle yadsımayacaktır (Pfander 1835: 266).

b. Kur’an’ın yapısal zayıflıkları

Kutsal Kitap ile kıyaslandığında Kur’an’ın diğer bazı sorunları su yüzüne çıkar. Kutsal Kitap’ı iyi bilen birisi Kur’an’ı okumaya başladığında, şiirsel değeri ne olursa olsun, tamamen farklı bir edebiyat türü ile karşılaştığını hemen anlayacaktır. Tarihsel anlatılar Kutsal Kitap’ta bolca yer alırken Kur’an’da yok denecek kadar azdır. Kutsal Kitap çoğunlukla insanların haberdar olmadıkları terminolojiler veya bölgeler hakkında bilgi verirken, Kur’an bu konularda sessiz kalır. Aslında, Kutsal Kitap’ın yapısı, 1500 yıldan fazla bir sürede yazılmış olan pek çok kitabın tarihsel sıralamaya, konusal bütünlüğe ve öznelere göre düzenlendiğini göstermektedir. Buna karşılık, Kur’an’ın, pek çoğu önceki ayet ve surelerde yazılanlarla bağlantılı olmayıp rasgele bir araya getirilmiş karışık açıklamalar ve düşünceler yığınından oluştuğu görülmektedir.

Çoğu uzmana göre Kur’an’ın oluşumu o kadar düzensizdir ki bir kişinin onu tüm engellere rağmen inat edip okuyabilmesi için en üst düzey sorumluluk duygusuna sahip olması gerekir!

Seküler (din-dışı) bilimler konusunda uzman olan Alman Salomon Reinach oldukça sert analizinde şunları söylemektedir:

Edebi açıdan bakıldığında, Kur’an’ın çok az değeri vardır. Öfkeli ifadeler, tekrarlar, çocuksu konuşmalar, mantık ve bağlantı eksikliği hazırlıksız okuyucuyu her aşamada dumura uğratıyor. Bu vasat edebiyat için sayısız yorumun yapıldığını ve dünyada milyonlarca insanın onu özümseyebilmek için zaman kaybettiğini düşünmek insan zekası için utanç kaynağıdır (Reinach 1932: 176).

Benzer bir biçimde, McClintock ve Strong's ansiklopedisinde de şunlar yazılıdır:

Kitabın ne tamamında ne de herhangi bir bölümünde mantıksal düşünce düzeni bulunduğu için Kur’an’ın özü en ileri derecede bağlantısız ve ithamcıdır. Bu ise kitabın rastlantısal ve dağınık bir biçimde açınlandığı iddiasını doğrular niteliktedir (McClintock and Strong 1981:151).

c. Kur’an’daki yazınsal kusurlar

Daha önceleri İslam alimi olan Dashti de Kur’an’ın yazınsal kusurlarından üzüntüyle bahsetmekte ve şunları söylemektedir:

Ne yazık ki Kur’an çok kötü bir şekilde yazıya geçirilmiş ve içeriği akılsızca düzenlenmiştir.

Dashti konuşmasını şu şekilde tamamlar:

İslam öğrencileri Kur’anı’ı kitap haline getirenlerin niçin Ali İbn Taleb’in kayıp kopyasında uygulandığı gibi doğal ve mantıksal bir yöntem izleyip Sureleri iniş sıralarına göre düzenlemediklerini merak etmektedirler (Dashti 1985:28).

Kur’an Surelerini okuyan bir kişi İslam dininin kitabında tarihsel sıralama olmadığını fark edecektir. İslam geleneğine göre kitabın başında yer alan en uzun Sureler daha sonraları indirilenlerdir ve kitabın sonundaki en kısa Surelerin de en erken indirilenler olduğu düşünülmektedir. Buna rağmen aynı gelenek bize belirli Surelerin hem erken hem de geç dönem vahiylerini içerdiğini söylemektedir. Bu nedenle Kur’an’daki bazı söylemlerin erken ya da geç döneme mi ait olduğunu tam olarak bilmek oldukça zordur.

Kur’an’daki diğer bir sorun, tekrar kavramı üzerine kuruludur. Kur’an’ın okuma yazma bilmeyen eğitimsiz kişilerce ezberlenmesinin hedeflendiği belirtilmektedir. Bu yüzden Kur’an, aynı verilerin defalarca tekrarlanması ilkesine dayanmaktadır (Morey 1992:113). Bu ise Kur’an’ı yeni okumaya başlayan kişiler için bir parça karışıklık yaratmakta ve Kur’an’ın oluşumunda hikaye anlatıcılardan kalma bir tarzın kullanıldığına işaret etmektedir.

Kur’an’ın daha başka yazınsal sorunları da vardır:

Tek bir Suredeki anlatımda bile bir konudan diğerine ani geçişler mevcuttur ve dilbilgisi, hüküm ve tanrıbilim konularında tutarsızlıklara oldukça sık rastlanır (Rippin 1990:23).

Kur’an’ın dili yarı şiirseldir ve bir takım atlamalardan dolayı dilbilgisi, metnin anlamını örtülü ve belirsiz kılacak kadar eksiktir. Dilbilgisel uyumsuzluklar (örneğin, tekil özne için çoğul fiil çekimleri) ve eril-dişil isimlerin kullanımında farklılıklar (Örneğin, Sure 2:177; 3:59; 4:162; 5:69; 7:160 ve 63:10) görülür (Rippin 1990:28). Çoğu zaman cümleler eylemden yoksundur ve okuyucunun anlatılanlar konusunda önceden bilgi sahibi olduğu varsayılmaktadır. Çok az açıklama mevcuttur; ki bu da okuma işini zorlaştırmaktadır.

Yapısal problemler bunlarla sınırlı değildir. Patricia Crone şöyle demiştir:

Blok halindeki ayetlerde saçma bağlam kopuklukları şaşırtıcı derecede sık görülür. Tanrı için tek ve aynı cümlede hem birinci hem de üçüncü tekil zamiri kullanılmaktadır. Bazı sözcüklerin metin dışında bırakılması sonucunda ve açıklayıcı yorumların yetersiz kaldığı durumlarda söylenilenler anlaşılmaz hale gelmektedir (Cook 1983:68).

Tüm bu suçlamalara yanıt verirken, ilahiyatçı-dilbilgisi uzmanı al-Rummani (M.S. 996) Kur’an’daki eksikliklerin ve dilbilgisel düzensizliklerin acele ve özensiz bir yazımın kanıtı olmak yerine olumlu söz bilim araçlarına işaret ettiğini savunmuştur (Rippin 1990:27). Kur’an ile aynı dönemde oluşmuş seküler (din-dışı) bir edebiyatın var olmaması ve bunun da kıyaslamayı imkansızlaştırması neticesinde Al Rummani’nin savunmasını değerlendirmek mümkün değildir. Sonuçta “bu iddia dogmatik olmayı sürdürmektedir ve diğer pek çok dinsel savunma tezi gibi varlığını sadece İslami varsayımlar şeklinde devam ettirmektedir” (Rippin 1990:27).

Bununla birlikte, bazı gayri-Müslimler Kur’an’daki düzensizliklerin asıl kaynağını göstererek yukarıdaki İslami savunma argümanını geçersiz kılmaya çalışmışlardır. Abbasiler döneminde halifenin sarayında görevli bir Hristiyan eleştirmen olan Al Kindi, M.S. 830 yılında (bence bu, Kur’an’ın son halini alıp standart hale getirildiği dönemdir) Müslümanlarla dinsel tartışmalara girmiştir. Yazdıklarından, Al Kindi’nin o dönemde Müslümanların gündemi konusunda bilgi sahibi olduğu anlaşılmaktadır. Al Kindi, Kur’an’ın kendisinin göksel bir kitap olduğunu kanıtladığı yönündeki Müslüman iddialarını sezinleyip şöyle karşılık vermiştir:

Kutsal yazıları okuyan ve kendi kitabınızda hikayelerin nasıl rasgele bir araya getirildiğini ve çorba gibi karıştırıldığını gören sizlere Kur’an’ın oluşma sürecinin sonuçları belirgindir. Bu çorbaya benzer anlatımlar yazım sürecinde farklı kişilerin görev aldığının, beğenilen şeylerin eklenmesi ve beğenilmeyenlerin kesip çıkartılması sebebiyle metinde çelişkiler oluştuğunun da kanıtıdır. Gökten gönderilmiş bir ilahi mesajın durumu böyle mi olmalıdır? (Muir 1882: 18-19, 28).

Al Kindi’nin dokuzuncu yüzyılda söyledikleri, bu olaydan 11 asırdan fazla süre sonra yaşamış Wansbrough’un sözleriyle ilginç bir şekilde örtüşmektedir. Her iki düşünür de Kur’an’ın, ilk yazıldığı dönemden bir asır veya daha sonrasında yaşayan kişilerin rasgele toplaması sonucunda ortaya çıktığını savunmuşlardır (Wansbrough 1977:51).

d. Evrensellik

Kur’an’ın diğer bir sorunu, kapsamıyla ilgilidir. Bazı ayetler Kur’an’ın sadece Araplar için gönderildiğini söylerken (Sure 14:4; 42:7; 43:3; ve 46: 12) bazıları da tüm insanlığı ve zamanları kapsayan bir mesaj olduğunu iddia etmektedir (Sure 34:28; 33:40). Kur’an’ın evrensel olduğu yolundaki bu öğreti İslam’ın yabancı ülkelere ve kavimlere yayılmasından sonra mı eklenmiştir? Durum böyleyse, Kur’an’ın iddia edildiği tarihten daha sonra kitap haline getirildiği yönündeki tezler güçlenecektir.

e. Metne eklemeler

Kur’an’ın bazı bölümlerinde, orijinal metne sonradan ekleme yapıldığını destekleyen durumlar söz konusudur. Buna örnek olarak Michael Cook’un 53. Sure ile ilgili tespitlerini gösterebiliriz:

Bu Suredeki orijinal metin, heyecanlı bir tarzda yazılmış kısa ayetler toplamından oluşmaktadır; ancak iki yerde bu yazım tarzı, yanlış yerde bulunuyormuş izlenimi veren, hayal gücü ve şiirsellikten yoksun gereksiz söz yığınıyla kesilmektedir (Cook 1983: 69).

Bunlar aynı kaynaktan mı gelmişlerdir ve bu Sure’ye mi aittirler?

Kur’an’ın diğer önemli özelliği, farklı bölümlerinde aynı anlatının değişik versiyonlarının bulunma sıklığıdır. Tek bir hikayenin ufak tefek farklılıklarla birçok Sure’de tekrarlandığı görülmektedir. Yan yana konulduklarında bu değişik versiyonların ancak gelenekselleşmiş sözlü aktarımlarda rastlanabilen farklılıklarla paralellik gösterdiği anlaşılmaktadır (Cook 1983:69). Bu da tek bir yazar tarafından kaleme alınmış bir kitapla değil de, birçok bireyin derleyip topladığı bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu bir kez daha kanıtlamaktadır.

Kur’an’da gördüğümüz sözde Kutsal Kitap verilerini incelediğimiz zaman bu sorun daha büyük netlik kazanmaktadır.

2. KUR’AN’DA TALMUD KÖKENLİ ÖYKÜLER

Kur’an’ı eline alıp okuyan Hristiyanlar için büyük ihtimalle en büyük şaşkınlık kaynağı Kutsal Kitap’da yer alan anlatımlarla çok az benzerlik göstermesine rağmen Kutsal Kitap’tan alınmış izlenimi veren anlatılardır. Kur’an’daki öyküler bizim bildiğimiz ve öğrendiğimiz hikayeleri saptırmakta, değiştirmekte ve bunlara tuhaf eklentiler yapmaktadır. Bu öyküler daha önceki kutsal yazılardan gelmediğine göre, nereden gelmiştir?

Şans eseri, M.S. 2. yüzyıldan itibaren yazıya geçirilmiş olan Yahudi apokrifal (kutsal yazılar listesine dahil edilmemiş) edebiyatının pek çok örneğine (büyük bir kısmı Talmud’dan gelmektedir) sahibiz ve bu yazıları Kur’an’daki söz konusu öykülerle kıyaslayabiliyoruz. Böyle bir karşılaştırma sonucunda bu Yahudi masalları veya halk öyküleri ile Kur’an’da anlatılan hikayeler arasında dikkat çekici benzerlikler saptanmaktadır (Not: Talmud ile ilgili veriler Feinburg’un kitabından alınmıştır 1993:1162- 1163).

Talmud’daki yazılar M.S. 2. yüzyılda sözlü yasalar (Mishnah) ile bu yasaların geleneklerinden (Gemara) derlenmiştir. Bu yasalar ve gelenekler aracılığı ile Torah denen Musa Yasası’nın değişmekte olan zamana uyumlu hale getirilmesi amaçlanmıştır. Bu yazılar ayrıca yasaların yorumunu ve tartışmasını (Halakha ve Haggadah gibi) da içermiştir. Çoğu Yahudi, Talmud’daki yazıları yetkili olarak görmemektedir; ancak yine de yazıldıkları döneme ışık tuttukları için bu yazıları ilgiyle okumaktadır.

Nasıl olmuştur da Yahudilerin kutsal ve yetkili saymadıkları Talmud yazıları Kur’an’a eklenmiştir? 7. ile 9. yüzyıl arasında Arabistan yarımadasında (Hicaz diye bilinen yerde) çok sayıda Yahudi topluluk yaşamaktaydı. Bu Yahudiler Kudüs’ün M.S. 70 yılında yıkılmasının ardından Filistin’den kaçan Yahudi nüfusuna dahildiler. Bu Yahudilerin büyük bir bölümü nesiller boyunca babadan oğla sözlü olarak geçen Talmud yazılarını ruhsal bir rehber olarak görmekteydiler. Her bir nesil bu öyküleri süslediği veya bazı durumlarda onlara yerel efsaneleri eklediği için, orijinal öykülerin içeriğini bilmek gittikçe zorlaştı. Bu Yahudiler arasında Talmud yazılarının, Tanrı tarafından korunan tabletlere (Antlaşma sandığındaki 10 Emir ve Torah) dahil edildiğine ve göksel kitabın kopyası olduğuna inananlar bile vardı (Feinburg 1993: 1163).

Bazı akademisyenlere göre, 8. ve 9. yüzyılda tarih sahnesine çıkan geç dönem Kur’an derleyicileri, bu Yahudi yazın türünü başlangıç aşamasındaki Kur’an verilerine eklemişlerdir. Bu sebeple, Yahudilikteki çoğu geleneğin derleyiciler tarafından yanlışlıkla kabullenilip İslam’ın kutsal saydığı metne eklenmesi şaşırtıcı değildir. Kur’an, kökü M.S. 2. yüzyıla dayanan Yahudi apokrifal yazınına ait birkaç hikaye içermektedir. Bu bölümde bunlardan sadece üç tanesini ele alıp diğer birkaçına da bu bölümün sonunda değineceğim.

a- Kain ve Habil’in Hikayesi

Sure 5:30-32’de bulunan bu öykü Kutsal Kitap’daki anlatıma benzer bir biçimde Kain’in, kardeşi Habil’i öldürmesiyle başlar (Kur’an bu kardeşlerin isimlerini vermez). Ancak 31. ayette Kain’in Habil’i öldürmesinden sonra hikaye değişmeye ve Kutsal Kitap’taki anlatımı takip etmemeye başlar. Kur’an’daki bu farklı anlatım acaba nerden kaynaklanmıştır? Yoksa bu açıklama Kutsal Kitap yazarları tarafından bilinmeyen tarihsel bir kayıt mıdır?

Gerçekten de bu anlatı, Eski Antlaşma’ya dahil edilecek yazılar listesinin hazırlanmasından ve Yeni Antlaşma’nın yazılmasından sonra kaleme alındığı için Kutsal Kitap yazarları tarafından bilinmemiştir. Aslında bu öykünün alıntılanmış olabileceği üç kaynak mevcuttur: Jonathan ben Uzziah Targumu, Kudüs Targumu ve Pirke Rabbie Eleazar denen bir kitap (Shorrosh 1988: 144). Bu üç metin de M.S. 150 ile 200 yılları arasında sözlü gelenek olarak kabul edilen Talmud’daki Yahudi yazılarıdır. Bu hikayeler Yasalar hakkında yorum sunarlar; ancak anlatılanların İbrani mit ve masallarından ibaret olduğu bilinmektedir.

Kur’an’da okuduğumuzda, Kain ve Habil’in hikayesinin üç Talmud kaynağında anlatılanlarla çapıcı paralellikler taşıdığını görebiliriz. Karşılaştırmalı olarak incelersek:

Nihayet Allah, ona kardeşinin ölmüş cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten aciz miyim ben?” dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu. (Sure 5:31)1

Adem ve Havva, ölülerin gömülmesi konusunda bilgi sahibi olmadıkları için, cesedin yanında oturup ne yapacaklarını bilmeden ağladılar. Bu sırada bir kuzgun geldi ve başka bir kuzgunun ölüsünü taşıdı. Yeri eşeledikten sonra onu Adem ve Havva’nın gözlerinin önünde gömdü. Adem şöyle dedi: “Haydi biz de kuzgunun yaptığı gibi yapalım”. Habil’in cesedini alıp hemen gömdüler. (Jonathan ben Uzziah Targumu)

Kimin kim tarafından gömüldüğü konusundaki farklılık (Kur’an’da Habil’i Kain gömmüştür, bu hikayede ise aynı işi Adem ve Havva yapmıştır) dışında bu iki hikaye tuhaf derecede benzerdir. Bu benzerlik sayesinde, bir Yahudi masalının ve efsanesinin Kur’an’da tarihsel bir gerçekmiş gibi tekrarlandığını görüyoruz.

Talmud yazılarının Kur’an’da tarihsel gerçek gibi sunulması bu alıntıyla sınırlı değildir; zira 5. Sure’nin 32. ayetini okuduğumuzda apokrifal Yahudi yazınından alıntı yapıldığına dair başka bir kanıt buluyoruz. Alıntının kaynağı bu kez Mishnah Sanhedrin 4:5

Bundan dolayı İsrailoğullarına (Kitapta) şunu yazdık: “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmıştır. (Sure 5:32)

Kardeşini öldüren Kain ile ilgili olarak Kutsal Kitap’da (Yaratılış 4:10) kardeşinin kanı bana sesleniyor” dendiğini okuruz. Burada kan sözcüğü tekil olarak değil çoğul olarak kullanılmıştır. Tek bir kişiyi öldürenin tüm insan ırkını öldürmüş sayılacağını göstermek için tek olarak yaratıldın; oysa tek bir kişinin canını kurtaran, tüm insan ırkını kurtarmış sayılacaktır. (Mishnah Sanhedrin 4:5)

5. Sure’nin 32. ayetinde yazılanlarla bundan bir önceki ayet (31) arasında hiçbir bağlantı yoktur. Habil’in Kain tarafından öldürülmesinin tüm insanlığın öldürülmesi veya yaşatılmasıyla ne alakası olabilir? Hiçbir şey! Aslında ironik bir biçimde 32. ayette yazılanlar Mesih’in tüm insanlığı kurtaracak olmasıyla ilgili Eski Antlaşma’daki beklentiyi destekler niteliktedir (Yuhanna 1:29). Yine de, Kur’an’da bu ayet ondan önce gelen ayetten kopuk görünmektedir. Öyleyse niçin oradadır?

Yahudi Talmud’undaki Mishnah Sanhedrin’e dönüp 4:5’e bakarsak, yazarın bu anlatımı nereden edindiği ve niye bu bölüme eklediği anlaşılacaktır.

Bu bölümde Habil’in hikayesinde çoğul olarak kullanılan “kan” sözcüğünü “kendi kanı ile onun soyundan gelenlerin kanı” şeklinde yorumlayan bir Yahudi din bilginin açıklamaları mevcuttur. Bunun bir Yahudi din bilgininin yorumundan ibaret olduğu unutulmamalıdır. Kişisel ve oldukça varsayımsal bir yorum yapılmıştır.

Bu yüzden Yahudi din bilgininin “kan” sözcüğünün çoğul kullanımı hakkında yaptığı yorumu okumak ilginçtir. Buna karşın bu bilginin yorumunun kelimesi kelimesine Kur’an’da 5:32’de tekrarlandığını görüyoruz! Kutsal Kitap metni üzerinde yorum yapan bir din bilgininin görüşleri ve basit varsayımları nasıl olmuştur da Kur’an’ın ilahi sayılan bildirisine dönüşüp Tanrı’ya atfedilmiştir?

Bu sorunun tek mantıklı yanıtı, Kur’an’ı derleyen kişilerin ilgili uyarı ve açıklamayı Yahudi din bilgininin yazılarından alıp Kur’an’a ekledikleridir; zira 31. ayette Habil’in öldürülmesi ile 32. ayette tüm insan ırkının öldürülmesi ya da kurtarılmasından bahseden açıklama arasında başka bir konusal ya da mantıksal bağlantı söz konusu değildir.

Bu iki öykü arasındaki bağlantıyı sadece Mishnah Sanhedrin 4:5’i okuduğumuzda anlayabiliriz: Yahudi bir din bilgininin Kutsal Kitap ayeti ve ayette geçen “kan” sözcüğü hakkındaki yorumu. Bu bağlantının Kur’an’daki anlatımda neden belirgin olmadığını anlamak artık zor değildir. 5. Sure’yi yazan kişi, Yahudi din bilgininin açıklamasının bağlamını bilmediği için bu açıklamanın Kutsal Kitap metni olmak yerine bu metin hakkındaki yorumlar üzerine kurulduğunun bilincinde değildi ve duyduğu şeyleri, içeriklerini bilmeden Kur’an’a eklemekle yetindi.

b- İbrahim’in hikayesi

Kur’an’da 21. Sure 51-71. ayetlerde İbrahim’in (Abraham) hikayesi anlatılır. İslam metnindeki anlatıma göre, İbrahim çok sayıda puta tapan babasını ve kavmini karşısına alır. Bir tartışma sonrasında, halk gittikten sonra İbrahim küçük putların hepsini paramparça eder ve sadece büyük putlara dokunmaz. Bunu gören halk İbrahim’i çağırır ve bu işi onun yapıp yapmadığını sorar. İbrahim tüm küçük putları büyük putların kırmış olabileceğini söyler ve halkı emin olmak için bu soruyu büyük putlara sormaya davet eder; ancak onlar bu öneriye “Sen de biliyorsun ki bu putlar konuşamaz” diye karşılık verirler (65. ayet). İbrahim alaycı bir ifade kullanınca, kavmi onu ateşe atar; ancak 69. ayete göre Tanrı ateşe serin olmasını emreder ve onu İbrahim için güvenli kılar. Bu sayede İbrahim mucizevi bir biçimde ateşte yanmaz ve kurtulur.

Kur’an’daki bu hikayeyi Kutsal Kitap’ta bulmak mümkün değildir; ancak bu hikayenin paraleli ikinci yüzyıla ait Yahudi efsanelerini içeren Midrash Rabbah isimli bir kitapta mevcuttur. Bu kitaptaki anlatıma göre, Abraham en büyük put dışındaki tüm putları kırar. Babası ve halktan diğer kişiler tarafından sorgulandığında, Abraham Kur’an’da yer almayan bir hiciv ile karşılık verir ve tüm putların yemesi için en büyük puta bir öküz verdiğini ancak küçük putların en büyük puttan önce davranıp öküzü yediklerini ve büyük putun da gösterilen bu saygısızlık karşısında öfkelenip küçük putları parçaladığını söyler. Öfkeli baba, Abraham’ın söylediklerine inanmaz ve onu Nemrud isimli bir adama teslim eder; adam da Abraham’ı alıp ateşe atar. Ancak Tanrı, ateşi Abraham için serin kılar ve böylece Abraham yanmaktan kurtulur.

Bu iki öykü arasındaki benzerlikler inkar edilemeyecek kadar büyüktür. İkinci yüzyıla ait bir Yahudi masalı, bir halk efsanesi, yani bir mit, kutsal olduğu söylenen Kur’an’da tekrarlanmıştır. Kur’an’daki bu anlatıyı derleyen kişinin Yahudilerden Kutsal Kitap anlatılarını yarım yamalak duyduğu ve aynı kaynaktan geldiğini varsaydığı Yahudi efsanelerini de düşüncesizce Kur’an’a eklediği açıktır.

Bazı Müslümanların iddiasına göre, Kutsal Kitap’ta Abraham hakkında anlatılanlar değil de bu Yahudi miti Tanrı’nın gerçek sözüdür. Bu Müslümanlara göre, Yahudiler seneler sonra gelecek olan Kur’an’daki anlatımlar ile uyuşmasın diye Kutsal Kitap’tan bu bölümü çıkarmışlardır. Kur’an yüzlerce yıl sonra ortaya çıktığı ve o dönemde bilinmediği için Yahudilerin özellikle bu hikayenin silinmesi gerektiğini nasıl anlamış olduklarını sorgulamadan önce, bu efsanenin nereden kaynaklandığını öğrenmek istiyoruz.

Bu soruya yanıtı Kutsal Kitap veriyor. Yaratılış kitabı 15:7’de RAB Tanrı Abraham’a onu Keldanilerin Ur kentinden çıkardığını söylüyor. Ur, Yaratılış 11:31’de de geçen bir yer adıdır. Jonathan ben Uziel isimli bir Yahudi yazıcının “Ur” sözcüğünü yanlışlıkta İbranice’de ateş anlamına gelen sözcük olarak algıladığı kanıtlanmıştır. Bu sayede, yazıcı, ilgili ayetin açıklamasında “Ben, seni Keldanilerin ateşinden çıkaran Tanrı’yım” yazmıştır.

Bir yazıcının yanlış anlaması ve Kutsal Kitap ayetini hatalı okuması sonucunda Abraham’ın ateşten çıkarıldığını söyleyen bu masal o devirlerde popülerlik kazanmıştır.

Bu bilgi sayesinde Yahudi masalının kaynağını tam olarak tespit etmek mümkündür: masal, Kutsal Kitap ayetinde geçen bir sözcüğü yanlış anlayan bir yazıcıdan kaynaklanmıştır. Buna rağmen, bu kusurlu anlayış son derece ilginç bir biçimde Kur’an’a geçmiştir.

Bu örnekler aracılığıyla Kur’an’ı derleyen kişilerin, duyduklarının hangisinin masal hangisinin gerçek Kutsal Kitap anlatımı olduğunu ayırt edemediği ve bu nedenle anlatılanları aynen tekrar edip Kur’an’a ardı ardına eklediği anlaşılmaktadır.

c- Süleyman ile Sebe kraliçesinin hikayesi

Kur’an’ın 27. Suresinde 17-44. ayetlerde Süleyman (Solomon), bir hüdhüd (ibibik) ve Sebe kraliçesi hakkında bir hikaye yazılıdır. Süleyman ile ilgili bu Kur’an anlatısını okumamız onu M.S. 2. yüzyılda – yani Kur’an’ın oluşturulmasından yaklaşık 500 yıl önce yazılmış – bir Yahudi efsanesi olan Ester’in II. Targum kitabındaki anlatıyla karşılaştırmamızı sağlayacaktır (Tisdall 1904:80-88; Shorrosh 1988: 146-150).

Kur’ân 27:17-44

Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen orduları onun önünde toplandı. Hep birlikte düzenli olarak sevk ediliyorlardı. (ayet 17)

Süleyman kuşlara göz atıp yokladı ve şöyle dedi: “Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?” “Bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirmedikçe kesinlikle onu ağır bir şekilde cezalandıracağım, ya da kafasını keseceğim.” Derken Hüdhüd çok beklemedi, çıkageldi ve (Süleyman’a) şöyle dedi: “Senin bilmediğin bir şey öğrendim. Sebe’den sana sağlam bir haber getirdim.” “Ben, onlara (Sebe halkına) hükümdarlık eden, kendisine her şeyden bolca verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadın gördüm.” (ayet 20-23)

Süleyman, Hüdhüd’e şöyle dedi: “Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın, göreceğiz. Benim şu mektubumu götür onlara at, sonra da yanlarından ayrıl ve ne sonuca varacaklarına bak.” Sebe kraliçesi Belkıs dedi ki: “Ey ileri gelenler! Bana çok önemli bir mektup atıldı.” “Mektup Süleyman’dan gelmiştir. O, “Bismillahirrahmânirrahîm” diye başlamakta ve içinde ‘Bana karşı büyüklük taslamayın ve teslimiyet göstererek bana gelin’ denilmektedir.” (ayet 27-30)

“Ey ileri gelenler! Durumum hakkında bana görüş bildirin. Sizler yanımda bulunmadıkça hiçbir işe kesin olarak karar vermem.” Dediler ki: “Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Emir senin. Ne emredeceğini düşün.” (ayet 32-33)

“Ben onlara bir hediye gönderip elçilerin ne haber ile döneceklerine bakacağım.” (ayet 35)

Belkıs gelince (ayet 42) Ona “köşke gir” denildi. Köşkü görünce onu(zeminini) derin bir su sandı ve eteklerini topladı. Süleyman ona “Bu, (zemini) billurdan döşenmiş bir köşktür” dedi. (ayet 44)

II. Ester Targumu

Süleyman (Solomon) emirler verdi … ve “senin üzerine cinlerin ordusu ile gökteki kuşların ve yerdeki hayvanların ordularını göndereceğim” dedi.

O sırada başka bir işle meşgul olan hüdhüd (bir tür kuş) Süleyman’ın huzuruna çıkmadı. Süleyman, hüdhüdün bulunmasını ve gerekirse zorla huzuruna getirilmesini istedi ve gerçekten onu yok etmeye niyetlendi.

Tam o sırada hüdhüd Süleyman’ın huzuruna çıkıp şunları söyledi: “Ey kral hazretleri, tüm dünyayı gezip gördüm ve size bağlı olmayan Sebe kenti ve krallığı hakkında bilgi edindim. Sebe kraliçesi denen bir kadın tarafından yönetiliyorlar. Sonra Doğu Ülkesi’nin (Sebe) güçlü kentini buldum, bu kentin çevresi altın külçelerle çevrili ve gümüş sokakları var”. Şans eseri, Sebe kraliçesi denize tapınmak amacıyla sabah sarayından çıkmıştı. Yazıcılar bir mektup hazırlayıp hüdhüdün kanatları altına bağladılar ve onu kraliçeye gönderdiler. Kuş uçup kaleye ulaşınca kraliçe mektubu alıp açtı ve okumaya başladı.

“Kral Süleyman’dan size esenlik olsun. Şimdi sizin için uygunsa, gelip tüm refahıma tanık olmanızı istiyorum ve sizi sahip olduğum her şeyden üstün tutacağım. Gelmek istemezseniz, üzerinize krallar ve ordular göndereceğim”.

Bunları duyan kraliçe üzerindeki elbiseleri yırttı ve danışmak amacıyla saraydaki yardımcılarına haber gönderdi. Bu kişiler Süleyman’ı tanımıyorlardı; ancak kraliçeye, Süleyman’ın ülkesine güzel süsler ve değerli taşlarla yüklü gemiler ve bir mektup göndermesini önerdiler.

Kraliçe nihayet Süleyman’ın krallığına geldiğine, Süleyman onu karşılaması için bir habercisini gönderdi. Kraliçenin yaklaştığını öğrenince de kalkıp camdan yapılmış köşküne geçti. Kraliçe camdan köşkü görünce cam döşemenin su olduğunu zannetti ve sanki sudan geçiyormuş gibi elbisesinin eteklerini topladı. Bacaklarındaki kılları görünce, Süleyman kraliçeye şöyle seslendi….

Bu iki hikayenin okunması sonucunda Kur’an’daki Süleyman ve Sebe kraliçesi hakkındaki öyküyü düzenleyen kişinin verilerini hangi kaynaktan topladığı açıkça görülmektedir. Kur’an’daki hikaye M.S. 2. yüzyılda, yani Kur’an’ın oluşturulmasından yaklaşık 5 asır önce yazılmış olan Yahudi Targumu’ndaki öykü ile içerik ve biçim bakımından neredeyse özdeştir. Bu iki anlatı son derece tuhaf bir şekilde benzerlikler içerir: cinler, kuşlar ve özellikle de Süleyman’ın ilk aradığında bulamadığı ancak daha sonra kendisi ile Sebe kraliçesi arasında irtibat kurmada kullandığı haberci kuşu, mektup ve cam döşeme her iki anlatıma özgü unsurlardır. Bir kez daha ikinci yüzyılda yazılmış bir Yahudi efsanesinin son derece ilginç bir biçimde Kur’an’a aktarıldığını görüyoruz.

Apokrifal Yahudi ve Hristiyan edebiyatına ait yazıların Kur’an’a aktarıldığını gösteren daha pek çok örnek mevcuttur. Sina Dağı’nın yerinden sökülüp bir tehdit unsuru olarak Yasa’yı kabul etmeyen Yahudilerin başının üzerinde tutulduğu yolundaki anlatı (Sure 7:171) ikinci yüzyıla ait apokrifal bir kitap olan Abodah Sarah’dan alınmıştır. Mesih’in çocukluk dönemiyle ilgili Kur’an’daki birçok tuhaf öykünün temeli kanon-dışı Hristiyan yazılarına dayanmaktadır: Meryem’in doğum sancıları çektiği sırada bir hurma ağacına dayandığı ve onun meyveleriyle teselli bulduğu iddiası Sahte Matta’nın İncili’nden alınmıştır. Bebek İsa’nın çamurdan yaptığı kuşları nefesiyle canlandırdığına yönelik anlatım (Sure 3:49) Havari Tomas’a atfedilen sahte çocukluk İncili’nden Kur’an’a kopyalanmıştır. Mesih’in daha beşikteyken konuşması ve kimliğini açıklaması (Sure 19:29-33), “Kurtarıcının Arapça Çocukluk İncili” adını taşıyan apokrifal masaldan gelmiştir.

Kur’an’da 17. Sure 1. ayette Muhammed’in Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yaptığı gece yolculuğu anlatılmaktadır. Daha sonraki gelenekler bize Muhammed’in bu yolculuğunda “Burak” denen bir hayvanın sırtında önce Mekke’den Kudüs’e gittiğini sonra da göğün yedinci katına çıktığını belirtmektedir. Mishkat al Masabih’de bu mucizevi gece yolculuğu (Miraç) hakkında ayrıntılı bilgi verilmektedir. Bu hikayenin kökeni aslında M. Ö. yaklaşık 200 yılında Mısır’da yazılmış ve daha sonra Grekçe ve Arapça’ya çevrilmiş olan Abraham’ın Antlaşması isimli bir kitaba dayanır. Buna benzer bir anlatım da Kur’an’dan 400 yıl daha eski olan Hanok’un Sırları (1: 4-10 ve 2:1) adlı kitapta bulunabilir. Miraç öyküsü ile daha büyük benzerlikler içeren diğer bir anlatım da Arta-i Viraf Namak ismini taşıyan eski bir Pers kitabındaki öykü şablon alınarak kurgulanmıştır. Bu kitapta dindar bir Zerdüşt gencin göklere çıkması ve dönüşünden sonra da gördüklerini – ya da gördüğünü iddia ettiği şeyleri – insanlara bildirmesi anlatılmıştır (Pfander 1835: 295-296).

Kur’an’daki cehennem tasvirleri altıncı yüzyılda yaşamış Efraim adındaki bir Nesturi vaizin vaazlarındaki cehennem tasvirleriyle büyük benzerlikler taşımaktadır (Glubb 1971:36).

Kur’an’ın Sure 42:17 ayetini ve Sure 101 6-9. ayetlerini yazan kişiler büyük ihtimalle “Abraham’ın Antlaşması” isimli kitaptan yararlanmışlardır; çünkü bu kitapta bir kişinin cennete veya cehenneme gideceğinin belirlenmesi için Yargı Günü’nde insanların iyi ve kötü işlerinin bir terazi aracılığıyla tartılacağı yazılıdır.

Kur’an’da Sure 55:56-58. ayetler ve Sure 56:22-24, 35-37. ayetlerde cennet tasviri yapılırken cennete gidecek doğru kişilerin iri gözlü hurilerle ödüllendirileceği söylenmektedir. İnci gibi gözleri olduğu iddia edilen bu huriler ile Pers İmparatorluğunun dini Zerdüştlük’te geçen “Paaris” isimli cennet bakireleri arasında büyük benzerlikler vardır.

Kur’an’a geçmiş olan Talmud hikayelerinin Ortodoks Yahudiler tarafından geçerli bir sebeple yetkili ve esinlemiş Tanrı sözü olarak kabul görmediğinin bilinmesi gereklidir. Bu yazılar Eski Antlaşma kutsal yazı listesini belirleyen M.S. 80 yılındaki Jamnia (Yavne) Konseyi zamanında henüz yazılmamışlardı. Benzer bir şekilde Hristiyan apokrifal yazını da M.S. 325 İznik Konseyi öncesinde ya da sonrasında yetkili ve güvenilir metinler olarak kabul görmedi. Kısacası, bu metinler gerek Yahudi gerekse Hristiyan Ortodoks inanlılar ve okuma-yazma bilen kişiler tarafından Tanrısal kitaplar olarak tanınmadılar. Bu sebeple, İbrahim, İshak ve Yakup’un Tanrısı tarafından gönderilmiş son ilahi mesaj olduğunu iddia eden Kur’an’da bu kanon-dışı edebiyatın bulunması bizlerde İslam ve Kur’an ile ilgili çok büyük kuşkular uyandırmaktadır.

3. KUR’AN’A ÖZGÜ BİLİMSEL ÖĞRETİLER

Son olarak, Kur’an’ı okuduğumuzda karşılaştığımız üçüncü sorunlu kategoriyi, yani Kur’an’ın kendine özgü bilimsel verilerini inceleyelim. Şu anda modern bilimin verileri ışığında bakıldığında Kur’an metninde çok büyük hatalar görüyoruz. Bunlardan bazıları daha önceki mesajlarla (Kutsal Kitap mesajı ile) açıkça çelişen öğretilerdir. Örneğin:

Kutsal Kitap, Musa’yı evlat edinen kişinin Firavunun kızı (Çıkış 2:10) olduğunu söylerken, Kur’an bu kişinin Firavunun karısı olduğunu iddia eder (Sura 28:9).
Kur’an’da 19. Sure 7. ayette Vaftizci Yuhanna’nın isminin daha önce hiç kimseye verilmediği yazılıdır; oysa Kutsal Kitap bu ismin daha önce de başkaları tarafından kullanıldığını (2. Krallar 25:23) söyler.
Kur’an’a göre, Hristiyanlar Mesih’in annesi Meryem’in Kutsal Üçleme’ye dahil ilahi bir şahıs olduğuna inanmaktadır (Sure 5:116); oysa 2000 yılı aşkın süredir tüm Hristiyan aleminin inandığı ve taptığı Kutsal Üçleme, Mesih’in annesini içermez.
İlginç bir şekilde, Kur’an’ın derlendiği dönemde Ortadoğu’da yaşayan ve az sayıda inanlıya sahip Cholloridian isimli sapkın (Hristiyan inancına göre yoldan çıkmış ve yanlış öğretiye sahip) bir topluluk bu inancı benimsemiştir. Kur’an’daki bu büyük hatanın kaynağı bu Hristiyanlık dışı yanlış öğretinin savunucuları olabilir mi? Kuşkusuz, her şeyi bilen Tanrı, geleneksel Hristiyan öğretisinde Meryem’in Üçleme’ye dahil edilmediğini de bilecek ve önemsiz bir azınlığın yanlış öğretisini tüm Hristiyanlara atfetmeyecektir.

Bunlar dışında, Kur’an metninden kaynaklandığı anlaşılan çelişkiler ve hatalar mevcuttur. Örneğin, Kur’an Harun’un kız kardeşi ve İmran’ın (Kutsal Kitap’daki Amram) kızı olan Meryem ile Mesih’in annesi Meryem’in tek ve aynı kişi olduğunu söylemiştir (Sure 19:28, 66:12); halbuki bu iki farklı Meryem 1570 yıl arayla yaşamışlardır! 2

Kur’an’da herkes tarafından bilinen diğer sorunlu bir bölüm Haman ile ilgili olandır. Kur’an’da Haman’dan Firavunun yardımcısı (veziri) olarak söz edilir ve Firavunun, Musa’nın Tanrısı’na ulaşmak için yüksek bir bina (kule) inşa ettirdiği söylenir (Sure 28:38, 29:38, 40:25). Halbuki Babil Kulesi’nin inşaatı Kutsal Kitap tarafından 750 yıl önce gerçekleşmiş bir olay olarak anlatılır (Yaratılış 11) ve Haman ismi, tarihsel gerçeklere uygun bir biçimde Firavundan 1100 yıl sonra Babil’de yaşayan Ester’in hikayesinde geçer. Kur’an yorumcusu Yusuf Ali’ye göre, bu Haman aslında başka bir kişidir; ancak bu savunmayı geliştiren Yusuf Ali, Haman isminin Mısırlılara özgü olmadığını ve Babilliler tarafından kullanıldığını unutmuş gözükmektedir (Pfander 1835: 283-284).

Bu verilen örnekler, bilimsel kanıt olarak değerlendirilmese bile, Kur’an’ın daha önceki açınlamalarda yazılanlardan habersiz olduğuna işaret etmesi bakımından önemlidir. Bu ise hikayelerin ilk kez kaydedildikleri çevreden uzak bir ortamda ve sözlü yöntemlerle aktarıldığı durumlarda gözlemlenmesi beklenen gerçek anlatımlardan soyutlanma ile bağlantılıdır.

Gözleme dayalı din-dışı tarihsel ve bilimsel verilerle çelişen Surelerin varlığı Kur’an için daha ciddi bir sorun oluşturmaktadır. Bu tür Surelerin sayısı oldukça fazladır; ancak ben yer ve zaman kısıtlamasından dolayı bunlardan sadece birkaç tanesine değinmekle yetineceğim.

Kur’an’a göre, Horeb dağındaki altın buzağı heykelini yapan kişi bir Samiriyeliydi (Sure 20:85-87, 95-97); ancak esasında Samiriyeli ibaresi bu olaydan birçok asır sonra M. S. 722 senesinde üretilmiştir (Pfander 1835: 284).

Kur’an’da Mesih’in ismi yanlışlıkla İSA olarak çevrilmiştir; oysa bu ismin Arapça karşılığı YESUA olmalıdır.

Kur’an’da ilgi çeken tuhaf öğretilerden biri de dağların oluşumu ile ilgilidir ve bu öğretiye göre dağlar yeryüzünün sarsılmasını engellemek amacıyla yaratılmışlardır ve yeryüzünü sabit tutan kazıklar olarak tanımlanmışlardır (Sure 16:15, Sure 21:31, Sure 31:10, Sure 78: 6-7, Sure 88: 19). Modern jeoloji bilimi sayesinde dağların volkanik aktiviteler veya tektonik plakaların çarpışması sonucunda oluştuğu bilinmektedir (Campbell 1989: 170-173). Kur’an’da yazılanları inkar eder bir biçimde, bu iki jeolojik aktivite de dağların oluşumunun yerkabuğunun hareketliliğine bağlı olduğunu göstermekte ve bu sayede Kur’an’da yazılanların tam tersini öğretmektedir.

7. Sure 24. ayette Firavun, din değiştiren sihirbazlarını tehdit ederken, onları çarmıha gereceğini bildirmektedir. 12. Sure 41. ayette de Yusuf, Firavunun fırıncısının çarmıha gerilerek öldürüleceğini söylemektedir. Halbuki o dönemlerde çarmıha germe cezası uygulanmıyordu ve çarmıh kavramı oluşmamıştı (Mısırlıların kullandıkları yaşam ve bereket sembolü “ankh” her ne kadar haça benzese de, sadece dinsel bir semboldü ve cezalandırma aracı olarak kullanılmıyordu). Suçluların çarmıha gerilmesi önce Fenikeliler ve Kartacalılar tarafından uygulandı ve bu uygulama sonraları – yani Mesih’in dönemine yakın bir zamanda ve Firavundan 1700 yıl sonra – Romalılar tarafından kullanılmaya başlandı.

Bunlara ek olarak, Kur’an’da bilimsel verilerle tutarsızlık gösteren ayetler mevcuttur; bunlardan biri Sure 41:9-11’de göklerin dumandan (Arapça Duhan) yaratıldığı iddiasıdır. Bu iddia yaratılışın sudan geldiğini yönündeki Kutsal Kitap öğretisiyle de (Yaratılış 1:1-2) çelişmektedir. İki ünlü fizikçi olan Neumann ve Eckelmann, organik parçacıklardan oluşan dumanın dünyanın ilk döneminde mevcut olamayacağını söylemekte ve gelişen nebulalar hakkındaki araştırmaların dünyanın en erken döneminde oksijen ve hidrojenin varlığına işaret ettiğini belirterek suyun çok büyük ihtimalle o dönemde de bulunduğu sonucuna varmaktadır (Neumann/Eckelmann 1977: 71-72 ve Campbell 1989: 22-25). Görüldüğü gibi, modern bilimin bulgularıyla uyum içinde olan kitap Kur’an değil de Kutsal Kitap’tır.

Kur’an’a göre, meteorlar ve hatta yıldızlar, gökte kulak misafiri olarak duyduklarını insanlara aktarmaya çalışan cinlere Tanrı tarafından fırlatılan roketlerdir. Bu Surelerde yazılanları nasıl yorumlayabiliriz? Allah’ın göksel meclisten bilgi sızdırmaya çalışan soyut varlıklara (cinleri) demir-nikel karışımı ve karbondioksitten meydana gelmiş somut maddeleri (meteor) fırlattığına mı inanacağız? Dünyaya yaklaşan pek çok meteorun paralel bir biçimde sıralanmalarını ve yağmur gibi gelmelerini nasıl yorumlayacağız? Bu paralel yolda ilerleyen meteor grupları, cinlerin göğün belli bir yerinde aynı anda kümelendiklerine mi işaret etmektedir? (Campbell 1989: 175-177)

Bugünlerde Müslümanların ilgisini çeken Kur’an öğretisi, dölütün oluşum süreciyle ilgilidir (Sure 2:259, 22:5, 23:12-14, 40:67, 75:37-39 ve 96: 1-2). Bu Surelerde yazılanlara göre, dölüt dört aşamadan geçer ve bunların ilki spermin Alaka halini almasıdır. Bu kelimenin gerçekte ne ifade ettiğini kimse tam olarak bilmese de, pek çok yorumcu bu sözcüğe anlam kazandırmaya (tutunan şey, pıhtı, embriyonik kütle, çiğnenmiş et, vb) çalışmıştır. Bu Alaka denen şey sonradan kemiklere dönüşür ve kemikler nihayet et ile örülür (Rahman 1979: 13).

Yine de bu Surelerde yazılı olanlar bazı noktalarda bilimsel açıdan kusurludurlar. İlk olarak, dölütün oluşması sırasında pıhtılaşma söz konusu değildir (Campbell 1989: 185). Dahası, spermin döllenmemiş bir yumurtanın yokluğu halinde döllenmiş bir yumurtaya veya tutunan bir şeye dönüşmesi mümkün değildir. Birinin diğerine ihtiyacı vardır. İkincisi, “tutunan şey” “çiğnenmiş et” olmak için tutunma özelliğini kaybetmez; 8,5 ay boyunca tutunmayı sürdürür. Son olarak, kaslar ve kıkırdak aynı anda oluşmaya başlayan kemiklerin öncüsü olduğundan iskeletin etten önce oluşması söz konusu değildir (Campbell 1989: 188). Aslında Langman Medical’s Embryology’nin yazarı Dr. T. W. Sadler’e göre, Kur’an’da yazılanların tersine, kasların kemiklerden haftalar önce oluştuğu kanıtlanmış (Campbell 1989: 188) ve bu gerçek Dr Campbell’e 1987 yılında iletilen kişisel bir mektupta vurgulanmıştır.

Son zamanlarda Müslümanların ve Kur’an’ı koruyup yüceltmeye çalışanların sıklıkla başvurduğu modern bilimin verileri ironik bir biçimde Kur’an’ın gerçekliğine gölge düşürmekte ve Müslüman yorumcuların iddialarını çürütmektedir. 3

1 Bu yazıdaki tüm Türkçe Kur'an referansları, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın web sitesindeki Kur'an mealinden alınmıştır.

2 Bu konu hakkında detaylı bilgi için İsa'nın Annesi Meryem Kimin Kızıydı? isimli Türkçe makaleyi okuyabilirsiniz.

3 Bu yazı Jay Smith'in 3 Haziran 1996 tarihli "Is the Qur'an the Word of God? Part 2 " isimli çalışmasının üçüncü bölümünün (*) Türkçe çevirisidir. Çeviriyi Masud Masihiyyen yapmıştır.

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar