Hristiyanların Kuran'a bakışı ve değerlendirmesi bu yazıda!


Kuran, İslam’ın merkezinde yer alır. Eğer İslam’ın iddiaları kanıtlanabilirse, o zaman İslam doğrudur ve ona karşıt olan Yahudilik ve Hristiyanlık dahil olmak üzere tüm dini iddialar artık geçerli değildir. Bölüm 5’de gördüğümüz gibi, Kuran, Tanrı’nın sözlü açıklama ile esinlenmiş ve gökyüzündeki orijinalinden kopyalanmış Sözü olduğunu iddia eder. Ayrıca, diğer dinlerin karşıt iddialarına rağmen, Kuran, kendisinden önce gelen Musa, İsa ve diğer tüm peygamberlerden üstün olan, son peygamber ve peygamberlerin en büyüğü olan Muhammed aracılığı ile Tanrı’nın tam ve nihai açıklaması olduğunu ileri sürer. O zaman bu durumda Müslümanlar’ın Kuran hakkındaki iddiasını anlamak ve Müslümanlar’ın Kuran’ı desteklemek için sundukları kanıtı incelemek için İslam’ı reddeden herhangi birinin bu noktayı kavraması çok büyük önem kazanır.

Kuran’ın İslam Görüşüne Göre Yeniden Gözden Geçirilmesi

Kuran’ın, kendi tanrısal ve eşsiz yetkisi ile ilgili iddialarını değerlendirmeye başlamadan önce, Kuran’ın doğası hakkındaki temel iddiaları yeniden gözden geçirmek gerekir. Bu iddialar Kuran’ın Tanrı esini olduğu, hatasız yazıldığı ve nihai kitap özelliğini taşıdığı gibi konular hakkında belirtilen iddialardır.

Kuran’ın Vahyedilmesi

Ebu Hanife adlı büyük Sünni otorite, şu kanaati ifade etti: “Kuran Tanrı’nın Sözü’dür ve O’nun vahye­dilmiş sözü ve açıklamasıdır. Kuran, Tanrı’nın gerekli bir niteliğidir. Kuran Tanrı değildir, ama yine de Tanrı’dan ayrı tutulamaz.” Kuran elbette, “bir kitap halinde yazılmıştır, bir dilde okunur … ama Tanrı’nın sözü yaratılmamıştır.” 1

Yusuf K. İbiş adlı Müslüman bilgin, şu beyanda bulundu: “Kuran sıradan bir anlam taşıyan bir kitap değildir, Kutsal Kitap’ın ne Yeni ne de Eski Antlaşmaları ile kıyaslanamaz... Eğer Kuran’ı Hristiyanlıktaki herhangi bir konu ile kıyaslamak isterseniz, o zaman onu Mesih’in kendisi ile kıyaslamanız gerekecektir.” Ve sözlerine şunu ekler: “Mesih, Tanrı’nın insanlar arasındaki ifadesi ve Tanrısal İsteğin açıklamasıdır. İşte Kuran, budur.” 2 Özetleyecek olursak, Söz, Hristiyanlıkta beden aldı, İslam’daki Söz ise bir Kitap oldu! Kuran’ın kendisi şu iddiayı ileri sürer (39: 1-2. ayetler): “Kitab’ın indirilmesi mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafındandır. (Ey Muhammed!) Şüphesiz biz o Kitab’ı sana hak olarak indirdik.” 55:1-2 ayetlerinde ise şunlar yazılıdır: “Rahman (Merhametli Olan) Kuran’ı öğretti” (aynı zamanda bakınız 3:7; 41:2-3; 12:1-2; 20:113; 25:6; 2:2-4; 43:43-44; 6:19; 39:41).

Hatasız ve Sonsuz

Eğer Kuran, Tanrı’nın gerçek Sözü ise, elbette tamamıyla kusursuz olmalıdır, çünkü Tanrı hatalı bir söz söyleyemez. Gerçekten de, Kuran’ın, kendisi hakkında kesin olarak ileri sürdüğü iddia şudur: “Hamd, kuluna Kitab’ı (Kuran’ı) indiren ve onda hiçbir eğrilik bulundurmayan Allah’a özgüdür” (18:1). Daha sonra göreceğimiz gibi, Müslümanlar bilim ile ilgili konular dahil olmak üzere Kuran’ın her konuda öğretiş verdiğine inanırlar.

Müslümanlar aynı zamanda Kuran’ın orijinalinin bir kopyası, göksel “Ana Kitap” olduğuna da inanırlar. 85:21-22 ayetlerinde şu ifadeleri okuruz: “Hayır, o (yalanlamakta oldukları kitap) şanı yüce bir Kuran’dır. O, korunmuş bir levhada (Levh-i Mahfuz’da)dır.” 43:3-4 ayetlerine bir göz atalım: “Apaçık Kitab’a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kuran yaptık. Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta (Levh-i Mahfuz’da) mevcuttur, çok yücedir, hikmetler ile doludur” (13:39). Bu sonsuz orijinal Levh-i Mahfuz, bizim Kuran olarak bildiğimiz yersel kitabın modelidir.

İnsanlığa Verilen Nihai Açıklama

Müslümanlar yalnızca, Kuran’ın diğer var olan ve bozulmamış tanrısal açıklamalar arasındaki tek kutsal kitap olduğuna inanmak ile kalmazlar. Onlara göre Kuran, insanlık için nihai Işık ve Rehber olması için Muhammed’e indirilen Tanrı’nın sonsuz Sözü’dür ve önceki tüm açıklamaların üstünde yer alır.

Kuran, pek çok defalar, kendisine “Açık bir Delil” (el-Burhan), ya da “Işık” (en-Nur), ya da “Açıklama” (el-Bayan) gibi ifadeler kullanarak işaret eder. 3 Aslında, Kuran’ın giriş bölümünden sonra (sure 1’de) Kuran şu iddia ile başlar: “Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir” (2:2).

Abdül Ahad Davud Kuran’ın nihai kitap olduğu ile ilgili konuda şunları söyler: “Çünkü Kutsal Kuran’da yer alan Allah’ın İsteği ve Sözü’nün Açıklamasından sonra, peygamberliğin ve açıklamanın sonu gelmiştir. 4 10:37 ayetinde, şunları okuruz: “Bu Kuran, Allah’tan indirilmiş olup başkası tarafından uydurulmamıştır. Fakat o, kendinden öncekileri doğrulayıcı ve Kitab’ı (Allah’ın Levh-i Mahfuz’daki yazısını) açıklayıcı olarak indirilmiştir. Bunda hiçbir şüphe yoktur. (O) alemlerin Rabbi tarafındandır.” Kateregga şu sonuca varır: “Nihai açıklama olarak Kuran, daha önceki Kutsal Yazılar’da mevcut olan tüm gerçeğin mükemmelliği ve neticesidir.” Kuran, Arapça dilinde gönderilmiş olmasına rağmen, “tüm zamanlar ve tüm insanlar için gönderilmiş olan Kitap’tır. Kuran’ın amacı, Allah’ın sonsuz gerçeğini yenilemek amacı ile önceki açıklamalara bekçilik etmek ya da onları korumaktır.” 5 Klasik Müslüman teologu İbn Teymiyye, şu iddiada bulunur: “Muhammed tarafından şeriat içinde getirilen rehberlik ve gerçek din, önceki iki dini yasada mevcut olandan daha mükemmeldir.” 6 Kısaca, Müslümanlara göre Kuran eşsizdir ve Tanrı’nın nihai açıklamasıdır. “Kuran, Tanrı’nın hoşnutluğu ile uyum içinde yaşamak için elzem olan her şeyi içerdiği için dünyanın tüm insanları ona iman etmeye yönlendirilmeli, diğer tüm kitaplardan vazgeçmeli ve yalnızca Kuran’ı izlemelidirler; Kuran’ın sahip olduğu özel nitelikler bunu gerektirirler.” 7

“Kuran Tanrısal Bir Mucizedir” İddiası

Kuran, yalnızca nihai tanrısal açıklama olmakla kalmayıp Müslümanlar için (Muhammed’in kendisi dahil olmak üzere) aynı zamanda nihai tanrısal mucizedir de. “Kuran Mucizesi”, belki de Kuran hakkındaki en temel ve en çok rağbet gören öğretiştir. Gerçekten de, Muhammed Kuran’ın kendisini dinleyenlere sunduğu tek mucize olduğunu iddia etti.

Kuran’ın mucizevi doğası, bir anlamda İslam’ın temeli ve Muhammed’in peygamberliğinin en elzem kanıtıdır. Klasik teolog El-Bakillani, Ijaz el-Quran adlı kitabında şu konuda ısrar eder: “Iljaz el-Quran olarak tanınan bilime, Kuran dalına oldukça özel bir dikkat göstermeyi gerekli kılan şey, Peygamberin (sav) peygamberlik görevinin bu mucize üzerinde inşa edilmiş olmasıdır.” 8

Müslüman savunucuları Kuran’ın mucizevi doğası ile ilgili pek çok delil sunmuşlardır. Ama yine de İslam bilginlerinin çoğu, ilk birkaç delil, özellikle ilk delil üzerinde –Kuran’ın eşsiz edebi üslubu– daha fazla durmuşlardır.

Kuran’ın Tanrısal Orijini İle İlgili Delil

Eşsiz Edebi Üslubu

Müslümanlar’ın çoğu için, Kuran’ın doğaüstü yapısı ile ilgili şimdiye kadar en etkileyici olan kanıt, onun “mükemmel düzenlemesi, harika derlenişi ve herhangi hiçbir yaratığın elde edemeyeceği uzaklıktaki edebi zerafetinin yüceliğidir.” 9 Muhammed, aldığı açıklama aracılığı ile şu açıklamada bulundu: “Bu Kuran, Allah’tan (indirilmiş olup) başkası tarafından uydurulmamıştır” (10:37). 17:88 ayetinde yer alan ifadeler övünmeye yer verirler: “De ki: ‘Andolsun, insanlar ve cinler bu Kuran’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler’” (2:118, 151, 253; 3:108; 28:86-87).

Kuran’ın itibar gören çevirmeni Yusuf Ali, şu beyanda bulunur: “İnsan tarafından yapılmış hiçbir düzenleme, Kuran’ın güzelliğini, gücünü ve ruhsal anlayışını içeremez.” 10 Müslümanlar, “Kuran’ın dünya harikaları arasındaki en büyük harika olduğuna inanırlar. Kuran, sürekli olarak dünya insanlarına bölümlerinden birine benzer bir bölüm hazırlamaları konusunda meydan okudu. Ama dünya insanları bu konuda başarılı olamadılar ve bu meydan okuma halen bugüne kadar yanıtlanmamış olarak durmaktadır.” Onlar, Kuran’ın, “insanlığın yazgılarını biçimlendirmek için aynı kararda uyuşmuş olan eğitimli kişilerin fikirleri ile uyumlu olarak diksiyon, stil, belagat ilmi (konuşma sanatı), düşünceler ve yasaların ve düzenlemelerin sağduyulu olmaları açısından dünyada bir benzeri olmadığına” inanırlar. 11

Kuran’ın kendisi, inanmayanlara yapılan temel meydan okumayı, 2:23 ayetinde belirtir: “Eğer kulumuza (Muhammed’e) indirdiğimiz (Kuran) hakkında şüphede iseniz, haydi onun benzeri bir sure getirin ve eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi çağırın (ve bunu ispat edin)” (10:38).

Muhammed’in Kuran’daki surelerden birine benzer bir sure üretmeleri hakkında inanmayanlara meydan okuması ile ilgili olarak Müslüman savunucularından biri olan Ajijola, şu iddiada bulunur: “Kuran’ın diksiyonu ve stili harikadır ve onun Tanrısal orijini ile uyumludur.” Tüm bunların ötesinde, “Kuran Tanrısal orijine sahip olduğu ile ilgili iddiasından ötürü insana, hatta bir araya gelecek olan birçok insana, Kuran’ın satırlarından yalnızca birkaç satırına benzeyen satırlar üretmeleri için meydan okumuştur.” Bu nedenle şöyle bir eklemede bulunur, “Yapılan meydan okuma bugüne kadar yanıtlanmamış olarak kalmıştır… İnsanın asla görmediği ve asla görmeyeceği bu meydan okumanın benzeri yoktur!” 12

Kuran mucizesini, diğer peygamberlerin mucizeleri ile kıyaslama konusunda İslam savunucularından biri, şu sözleri söyleyecek kadar ileri gitti: “Kuran’ın düzenlemesindeki mucizevi özellik, kendi türünde diğerlerinden daha etkindir ve doğuştan gözleri görmeyen birinin ve bir cüzamlının iyileşmesinden, bir ölünün diriltilmesinden ve bir asanın bir yılana dönüştürülmesinden v.b. daha üstündür.” Neden mi? “Çünkü pek çok kişi bu belirtilerin hileler ve akıllıca düzenlenmiş aldatmacalardan oluştuğuna inanabilirler. Ancak Kuran’ın belagat ilminin mucizeviliği hakkında hiçbir kuşku olamaz, çünkü konuşma sanatı doğal bir şeydir. Ve elde edilebilecek ustalıklardan biri değildir.” 13

Muhammed’in Okuma Yazma Bilmeyişi

Bu delil, bundan önceki delil ile el ele gider. Aslında, her ikisi birlikte bir ünite oluştururlar. Herhangi bir olayda, sonraki her zaman öncekine güç verir. Çünkü Müslümanlar Kuran gibi böylesine edebi bir harikanın üretilmiş olmasının bile başlı başına bir harika olduğunu ileri sürerler. Ama Kuran’ın, okuma yazma bilmeyen biri tarafından yazılmış olması daha da harika bir şey değil midir? Eğer Kuran doğaüstü bir açıklama olmasaydı, o zaman bu durumun başka nasıl açıklanabileceğini sorarak iddialarında ısrar ederler. Kuran, açıkça Muhammed’in bir “ümmi (okuma yazma bilmeyen insan) Peygamber” olduğunu söyler (7:157). Ya da Pickthall’un çevirmiş olduğu gibi, Muhammed, “okuyamayan ve yazamayan biriydi.”

Bu nedenle, Müslümanlar, okuma yazma bilmeyen birinin yalnızca tanrısal açıklama aracılığı ile Kuran gibi edebi bir başyapıt üretebileceğine inanırlar. Bu konudaki iddialarını güçlendirmek için Arap dilindeki en iyi eğitimi almış bilginlerin bile bugüne kadar Kuran’ın belagat ilmine eşit bir yetenek sergileyemedikleri konusunda ısrarlı bir tutum takınırlar. Muhammed’in, inanmayanlara meydan okuması hala devam etmektedir: “Haydi siz de onun benzeri bir Sure getirin” 10:38).

Mükemmel Korunma

Müslümanlar tarafından, Kuran’ın mucizevi doğası ile ilgili sık sık verilen bir diğer kanıt ise, onun harika bir şekilde korunmuş olmasıdır. 15:9 ayetinde okuduğumuz gibi, “Şüphesiz o Zikr’i biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.” Maulana Muhammed Ali şu iddiada bulunur: “Kuran tektir ve dört yüz milyon Müslüman arasında kullanılan hiçbir kopyasında birbirinden ayrı bir nokta yoktur.” “Birbirleri ile çekişen mezheplerin varlığına ve aralarında çekişen bu mezheplerin her zaman var olmuş olmalarına rağmen, aynı Kuran birinin ve tümünün sahibidir... Metinde en ufak bir değişiklik içeren bir el yazmasının varlığı bilinmemektedir.” 14

Müslüman bilginler “Kutsal Kuran’ın, insanlık tarihinde bugüne kadar tam olarak orijinal biçimi içinde korunmuş olan tek tanrısal açıklamaya sahip yazı” olduğuna ve bu konuda diğer tüm kutsal kitaplardan farklı olduğuna işaret ederler. Bu ifade ile kast edilen, “Kuran’ın, Peygamber Muhammed’e açıklanan Arapça yazılış tarzı (üslup) içinde ve kendisinin bu yazılış tarzını Tanrısal açıklama tarafından emir verildiği şekilde aynı düzen içinde korunmuş olduğudur.” 15 Mükemmel korunmanın bu benzeri görülmemiş ve eşi bulunmayan harikası Müslümanlar tarafından Tanrı’nın bu konuya doğaüstü müdahalesinin bir belirtisi olarak kabul edilir.

Kuran’daki Peygamberlikler

Bazı Müslüman savunucular Kuran’ın kesin kehanetlere yer verdiği gerçeğini fazla büyütürler ve bu kehanetlerin yalnızca her şeyi bilen Tanrı’nın yardımı aracılığı ile gelebileceklerini iddia ederler. Çok sık aktarma yapılan peygamberlik, 30:2-4 ayetlerinde bulunur. İddia edilen şudur: Romalıların, Persliler üzerinde kazandığı zafer, vuku bulmadan “birkaç yıl” önce bildirildi. Ayetleri okuyalım: “Rumlar yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir.” Yusuf Ali, “birkaç yıl” ile kast edilenin üç ile dokuz yıl arasında kısa bir zaman süresi anlamına geldiğini ileri sürer. Ve Romalıların Kudüs’ü kaybettikleri (Hicretten Sonra 614-15) ve Persliler üzerinde İssus’ta kazandıkları zafer (Hicretten Sonra 622) arasında yedi yıllık bir zaman dönemi mevcuttur. Pek çok Müslüman bu durumun Kuran’ın doğaüstü yapısının kanıtı olduğunu ileri sürerler.

Kuran’ın mucizevi doğasının savunulması konusunda sunulan bir başka “peygamberlik”, 89:1-5 ayetlerinde yer alır; bazı bilginler bu “peygamberliğin” Muhammed’in Medine’ye yaptığı ünlü Hicret’ten önce İslam’ın yaşadığı on yıllık zulüm dönemine işaret ettiğini düşünürler. Müslüman savunucular aynı zamanda daha az dikkat çeken diğer “yerine gelmiş peygamberlikler” de sunarlar. Bunların çoğu zaferli olacaklarına dair İslam güçlerine verilen vaatlerdir.

İnkâr edenlere de ki: “Siz mutlaka yenilgiye uğrayacak ve toplanıp cehenneme doldurulacaksınız. Orası ne fena yataktır!” (3:12).

Rableri de onlara şöyle vahyetti: ‘Biz zalimleri mutlaka yok edece­ğiz. Onlardan sonra sizi elbette o yere yerleştireceğiz” (14:13-14).

Varlığımızın delillerini, (kainattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kuran’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun (41:53).

Müslüman bilgin Muhammed Ali, The Religion of Islam (İslam Dini) adlı oldukça kapsamlı eserinde, coşkulu bir ifade ile şunları yazar: “Çok kesin ve çok belirgin ifadeler ile peygamberlik ardına peygamberlik duyurulduğunu görüyoruz; karşıt büyük güçlerin yok edileceklerini, İslam düşmanlarının utanca boğulacaklarını ve mah­volacaklarını bildiren peygamberliklerdir bunlar ve İslam’ın yeryüzünün en uzak köşelerine yayılmasının ve İslam’ın en sonunda dünyadaki tüm dinler üzerinde zaferli olmasının gerektiğini duyuran ifadeler ile açıklanırlar.” 16

Kuran’ın Birliği

Müslümanlar bazen Kuran’ın kendi içindeki sürekliliğine onun tanrısal orijininin bir kanıtı olarak başvururlar: “Hala Kuran’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı” (4:82). Bu ayet üzerinde yorum yapan Yusuf Ali şu iddiayı ileri sürdü: “Kuran’ın birliğinin herhangi bir kutsal kitabın birliğinden daha büyük olduğu kabul edilir bir gerçektir. Ama biz yine de, Tanrı’nın amacı ve tasarısının birliğinin dışında bunun nedenini nasıl izah edebiliriz?” sözlerine şunları ekler, “Yalnızca insani bir bakış açısından bile olsa bu noktada büyük bir ihtilaf beklememiz gerekirdi, çünkü 1) Bu konuyu resmen ilan eden Elçi eğitimli bir adam ya da bir düşünür değildi, 2) Bu konu çeşitli zamanlar içinde ve çeşitli koşullar altında ilan edildi, ve 3) insanlığın tüm sınıflarına hitap etmektedir.” Ama yine de o, “bu konunun oyma testeresi ile kesilmiş tahta parçalarından oluşan bir bilmeceden daha iyi birleştiğine” inanır. 17 Susanne Haneef, şu konuda ısrarlı bir tutum içindedir: Eğer “Onun başlangıcından sonuna kadar tam sürekliliğine bakacak olursak, Kuran’ın bir insan yazar tarafından yazıldığını söylemek imkansız hale gelir.” 18

Kuran’ın Bilimsel Doğruluğu

Bazı çağdaş İslam savunucuları, Kuran’ın bilimsel doğruluğundan, tanrısal yetkisine kadar delil gösterirler. Bu delil, son zamanlarda, Fransız bir yazar olan Maurice Bucaille tarafından yazılan The Bible, The Quran and the Science (Kutsal Kitap, Kuran ve Bilim) adlı çok satan bir kitap tarafından desteklenerek rağbet kazanmaktadır. Kitabın iddiası Kutsal Kitap’ın, çok sayıda içsel ve bilimsel çelişkiler içermesine rağmen, Kuran’ın bu tür karmaşalardan uzak olduğunu kanıtlamaktır. Bucaille şöyle yazar:

Bu incelemedeki fikirler, tamamıyla bilimsel bir bakış açısı ile geliştirilmelidirler. Ve kişiyi şu sonuca yönlendireceklerdir; Hicretten sonra Yedinci yüzyılda yaşayan bir insani varlık için onun dönemine ait olmayan yüksek derecede çeşitli konular hakkında Kuran’da ifade edilen iddialar algılanması imkansız iddialardır ve yalnızca yüzyıllar sonra açıklanması gereken ile uyum sağlamaları güçtür. Bana göre, Kuran’ın insani bir açıklaması olamaz. 19

Bucaille’nin kitabına ek olarak, şimdi, İslam ülkelerinde Kuran’ın mucizeviliğini en son elde edilmiş bilimsel keşifler (ama daha az teferruatlı) ile destekleyerek gösteren bu tür çok sayıda kitap mevcuttur.

Kuran’ın Şaşırtıcı Matematiksel Yapısı

Kuran’n tanrısal orijini ile ilgili son zamanların en çok rağbet gören kanıtlarından biri, onun sözde matematiksel mucizeviliğidir. Örneğin, dünyaca ünlü Müslüman tartışmacı, Ahmet Deedat, Miracle of the Qur’an adlı eserinde Kuran’ın on dokuz sayısı üzerinde temellenmiş matematiksel bir mucize olduğunu ileri sürer. Bu sayı seçilmiştir, çünkü “tek” sözcüğünün harflerinin sayısal değeri eklenip hesaplandığı zaman ulaşılan rakam on dokuzdur. Ve Kuran’ın mesajı Tanrı’nın tek olduğudur. 20 Arizona’daki Tucson camiinin imamı Raşad Halife, The Computer Speaks: God’s Mes­sage to the World (Bilgisayar Konuşuyor: Tanrı’nın Dünyaya Mesajı) adlı kitabında, sunduğu delili on dokuz (başka hangi rakam olabilirdi ki?) noktada özetler. Bu noktalardan ilk dördünü aşağıda sıralayalım:

(1) Kuran’ın açılış ifadesi on dokuz Arap alfabesinden oluşur.

(2) İlk Kuran açıklamasını meydana getiren ünlü sözcükler on dokuz sözcüktü.

(3) Son Kuran açıklaması on dokuz sözcükten meydana geldi.

(4) Kuran 114 bölümden oluşur; yani 19 x 6. 21

Tüm bunların kanıtladığı nedir? Halife’ye göre, “Kuran’ın ilk harfleri ve onların matematiksel dağılımları kuşkuya yer vermeyen iki konuyu kanıtlarlar: Kuran Tanrı’nın sözüdür ve Kuran mükemmel bir şekilde korunmuştur.” 22 Aynı zamanda İslam’ın pek çok gizemli ya da anlaşılması zor mezhepleri Kuran’ın vahyedilmiş olduğuna ilişkin sağlam bir kanıt olarak farklı matematiksel sayılar arasında bağlantılar da bulurlar.

Değişen Yaşamlar

Kuran ile ilgili bazen sunulan nihai bir kanıt Kuran’ın yaptığı etkinin doğrudan bir sonucu olarak düşünülen, değişen yaşamlar ve kültürlerdir. Ajijola, bu konu ile ilgili olarak şunları yazar:

Kutsal Kuran tarafından oluşturulan değişim, dünya tarihindeki hiçbir şeye benzemez ve böylelikle eşsiz olduğu konusundaki iddiası, on üç yüzyıl önce olduğu gibi bugün de meydan okunamayacak bir konumda varlığını sürdürmektedir. Hiçbir iman, kendisine adanmış kişilere böyle geniş bir alanda bu tür bir yeni yaşam veremez – bu yaşam, insan işlevlerinin tüm alanlarını etkiler; bireyin, ailenin, toplumun, ulusun, ülkenin bir değişimi; ve hem ahlaksal, hem zihinsel hem de ruhsal uyandırıcı bir malzeme. Yüzyıllar süren reformasyonun ürün vermediği kanıtlanmış son derece kısa bir zaman süresi içinde Kuran, insanlığın değişiminde düşüşün en dip derinliklerinden uygarlığın en yüksek zirvelerine kadar büyük etki yarattı. 23

Kanıt Hakkında Bir İnceleme

Kuran hakkındaki İslam iddiası, diğer herhangi büyük bir dinin iddiasından farklıdır. Ve bu iddia ile ilgili sunulan kanıtlar çok ve çeşitlidir. Gerçek ile ilgilenen herhangi düşünen bir insanın özenli ve dikkatli tetkikini gerektirirler. Verilen yanıtları yukarıda sunulan kanıtlar ile aynı düzen içinde değerlendireceğiz.

Eşsiz Edebi Üslup

Kuran bir mucize midir? Muhammed, Kuran’ın bir mucize olduğunu ileri sürdü ve Müslümanlar’ın çoğu böyle olduğuna inanırlar. Gerçekten de, Muhammed, bir peygamber olduğuna ilişkin iddialarının kanıtı olarak Kuran’ın, tek mucizesi olduğunu söyledi. Kuran’ın tanrısal orijine sahip olduğu hakkındaki bu iddiayı değerlendirmeden önce, gerekli olan, bu tür bir mucize ile kast edilenin ne olduğunu anlamaktır.

Müslümanlar, mucizeler ile ilgili çeşitli ifadeler kullanırlar. Müslümanlar için bir mucize, daima Tanrı’nın bir eylemidir. Mucize, Tanrı’nın, alışıldığı şekilde ve sürekli olarak işlediği tek şekil olan gerçek bir doğa ihlali değildir. Bu nedenle mucizeler, kavarik “adeti ya da usulü bozan” olarak görülürler. Arapça’da mucize için kullanılan pek çok sözcük vardır. Ama Kuran’da bu konuda tek bir sözcük kullanılmıştır; ayah, belirti anlamına gelir (2:118,151, 253; 3:108; 28: 86-87). 24 Peygamberliği onaylayan bir mucizeyi isimlendirmek için Müslüman bilginlerin kullandığı teknik ifade muci­za’dır. 1) Herhangi başka bir yaratık tarafından yapılamayan bir Tanrı eylemi olması gerekir; 2) bu kategorideki nesnelerin alışılmış yönüne karşıt olmalıdır; 3) o peygamberin güvenilirliğini ve doğruluğunu kanıtlamaya hedeflenmiş olmalıdır; 4) yakında gelecek bir mucizenin duyurulması aracılığı ile önceden bildirilmelidir; 5) ay­nen önceden duyurulmuş olduğu şekilde yerine gelmelidir; 6) mucize yalnızca peygamberin elleri tarafından yapılmalıdır; 7) peygamberlik iddiasına hiçbir şekilde karşıt olmamalıdır; 8) mucizeye, tekrarlanması için bir meydan okuma eşlik etmelidir; 9) bu meydan okuma orada var olan biri tarafından yapılmalıdır. Müslümanlar Musa, İlyas ve İsa’nın bu ölçütü yerine getiren mucizeler yaptıklarına inanırlar. 25 Soru şu olmalıdır: Kuran’ın belagat ilmi bu ölçütü yerine getirir mi? Kuran’ın biçimi ya da içeriği göz önüne alındığı zaman soruya verilecek yanıt olumsuz olacaktır. Önce Kuran’ın edebi üslubunu gözden geçirelim.

Balagat ilminin, tanrısal bir vahiy olup olmadığının teste tabi tutulması sorgulanabilirliği yüksek olan bir konudur. En iyi kanıtlanan tek şey, Muhammed’in çok yetenekli olduğudur. Mozart da ilk senfonisini altı yaşında yazdı! Aslında Mozart daha fazla yetenekliydi, çünkü onun tüm müzik külliyatı otuz beş yaşından önce üretildi; Muhammed Kuran’ın surelerini üretmeye başladığı zaman kırk yaşındaydı. Ama hangi Müslüman Mozart’ın eserlerinin Kuran gibi mucizevi olduğunu söyleyecektir? 26 Eğer belagat ilmi ölçüt için bir deneme olsaydı, o zaman pek çok edebi klasiğin tanrısal yetkiye sahip olup olmadığı test edilebilirdi. Homer, İlyada ve Odise adlı eserler ürettiği için bir peygamber sayılacaktı. Shakes­peare’in İngiliz dili ve edebiyatında emsali yoktur. Ama Müslümanlar Romeo ve Jülyet gibi bir eserin üretilmesi için yapılacak bir meydan okumayı kabul etmezler ya da Shakespeare’in eserlerinin tanrısal vahye sahip olduğunu düşünmezler.

Ayrıca, Kuran Arap dilinde yazılmış eserler arasında bile rakipsiz değildir. C. G. Pfander adlı İslam bilgini, şu noktaya işaret eder: “Ön yargısız Arap bilginlerin evrensel düşüncesi Kuran’ın edebi üslubunun Arap dilindeki diğer tüm kitaplardan daha üstün değildir.” Örneğin, “bazı kişiler, Müslüman ülkelerinde çok az kişinin böyle bir düşünceyi ifade edecek kadar cesur olmasına rağmen, Kuran’ın, belagat ilmi ve şiirsellik konularında Mu’allaqat ya da Magamat ya da Hariri gibi eserlerden daha iyi olup olmadığı konusunda kuşku duyarlar.” 27 İranlı Şii bilgin Ali Daşti, her şeye rağmen, Kuran’ın çok sayıda dilbilgisi düzensizlikleri içerdiğini söyler ve şunu belirtir:

Kuran yorumcuların yardımı olmaksızın, eksik kalan ve tamamen anlaşılmayan cümleler içerir; yabancı sözcükler, bilinmeyen Arapça sözcükler ve normal anlamından değişik olarak kullanılan sözcükler; sıfatlar ve ismin cinsi ve sayısının uygunluğu göz önüne alınmayan fiiller; bazen söz ya da sembol ile ifade edilmeyen mantıksız ve dilbilgisi ile bağdaşmayacak şekilde uygulanmış olan zamirler; ve kafiyeli bölümlerde genellikle öznelerden uzak olan yüklemler.

Ali Daşti, sözlerine şu eklemeyi yapar, “dilin kullanımındaki bu ve bu tür diğer hatalar Kuran’ın belagat ilmini inkâr eden eleştirmenlere fırsat vermiştir.” 28 Daşti, çok sayıda örnekler sıralar (74:1; 4:160; 20:66; 2:172 ve diğerleri). Bu örneklerden biri, Sure 49’un 9’cu ayetinde yer alır, ‘Eğer inananlar arasından iki grup birbirleri ile kavga etmeye başlarlar ise, onları barıştırın’, buradaki ‘kavga etmeye başlamış’ fiilinin anlamı çoğuldur, oysa öznesi olan ‘iki grup’ gibi ikili adlandırma şeklinde olması gerekir. Anis A. Shorrosh, Kuran’daki diğer edebi hataları sıralar. Örneğin, 2:177 ayetinde Arapça’daki Sabireen sözcüğünün, cümledeki yeri itibarı ile Sabiroon olması gerektiğine işaret eder. Aynı şekilde, Sabieen 5:69 ayetindeki Sabioon sözcüğünden daha doğrudur. Aynı zamanda Shorroh, 3:59 ayetinde “Arapça’da büyük bir hata” olduğunu bildirir. 29 Daşti şu sonuca varır: “Özetlenecek olursa, Kuran’da, Arapça’nın normal kurallarından ve yapısından farklı, yüzden fazla hata vardır.” 30 Kuran’ın Arapça’sı, belagat ilmine genellikle uygun olsa da, en azından mükemmel ya da eşsiz olduğu söylenemez.

Bunun da ötesinde, bazı ilk Müslüman bilginler bile Kuran’ın edebi üslubu açısından mükemmel olmadığını kabul ettiler. Daşti, bu konuda şöyle der: “İlk döneme ait Müslüman bilginler arasında bağnazlık ve abartma üstünlük kazanmadan önce, İbrahim el-Nassam gibi Kuran’ın düzenlemesinin ve söz diziminin mucizevi olmadıklarını ve diğer Tanrı korkusuna sahip kişiler tarafından eşit derecede ya da daha değerli eserler üretilebileceği konusunu kabul eden bilginler de vardı.” Bazı kişilerin bu görüşü yargılamalarına rağmen (17:90 ayeti hakkındaki yorumlarını temel alarak), İbn Hazm ve el-Khayyat gibi el-Nassam’ın diğer öğrencileri ve daha sonraki dönemde yaşayan hayranları, onu savunan yazılar yazdılar ve Mutezile akımının önde gelen temsilcilerinden bir çoğu onun bu düşüncesini paylaştılar.” 31

Kuran, Arapça’daki belagat ilminin en üstün örneğini sunmuş olsaydı bile, bu yine de onun tanrısal yetkiye sahip olduğunu kanıtlaması için yeterli olmazdı. Aynı tartışma, İbranice, Grekçe ya da herhangi başka bir dilde belagat ilmi konusunda en üstün yere sahip kitabın hangisi olduğu hakkında da yapılabilirdi. Pfander’in bu konudaki gözlemi şudur: “Kuran’ın belagat ilmi, zerafet ve şiirsellik gibi konularda diğer tüm kitaplardan üstün olduğu hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde kanıtlanmış olsaydı bile, bu durum onun vahyedilmiş bir kitap olduğunu kanıtlamak için yeterli olmazdı; bir erkeğin gücünün onun bilgeliğini ya da bir kadının güzelliğinin onun erdemini kanıtlamak için yeterli olmayışları gibi.” 32 Başka bir deyişle, edebi belagat ilmi ve tanrısal otorite arasında mantıklı bir bağ mevcut değildir. Egemen Tanrı, (Müslümanlar’ın kabul ettikleri), eğer arzu etseydi, her günkü sade dilde konuşmayı seçebilirdi. Belki biri şöyle bir tartışma girişiminde bulunabilir (ve bu konuda başarısız olacağına inanıyorum) 33, eğer Kuran’ı Tanrı söyledi ise, o zaman bunu en güzel şekilde söyleyecekti. Ancak durum böyle olsaydı bile, yalnızca Tanrı’nın söylemiş olduğu gerekçesi ile belagat ilmine sahip olduğunu tartışmak mantıklı bir aldatmaca olurdu.

Diğer dini önderler, eserlerinin güzel edebi stilini, eserlerinin tanrısal orijininin bir belirtisi olarak öne sürmemişlerdir. Müslümanlar bu eserlerin vahyedilmiş olduklarını kabul ederler mi? Örneğin, Manikyanların (M.S. 3. ve 5. yüzyıllar arasında rağbet bulan ve Zerdüştlük mezhebinden esinlenip hem Allah’a hem de Şeytan’a inanan bir mezhep) Persli kurucusu Mani için söylenen şudur: “Mani, insanların, kendisine Paraklet “Yardımcı” – İsa’nın Yuhanna 14’de vaat ettiği olarak inanmaları gerektiğini iddia etti, çünkü birçok güzel resimle dolu, Artand adı verilen bir kitap üretti.” Ayrıca, “bu kitabın kendisine Tanrı tarafından verildiğini, hayatta olan hiçbir insanın bu kitapta bulunan resimler kadar güzel resimler yapamayacağını ve bundan ötürü bu kitabın Tanrı’nın Kendisinden gelmiş olduğunun kanıtlandığını ileri sürdü.” 34 Ama yine de hiçbir Müslüman bu iddiayı kabul etmeyecektir. O zaman neden Müslüman olmayanların, edebi güzelliği, tanrısal otoritenin geçerli bir testi olarak kabul etmeleri gereksin?

Son olarak, Kuran’ın güzelliği, “tüm eğitimli kişilerin” onayladığı bir sonuç değildir. Aslında Batı’daki pek çok kişi Kuran hakkında şu sözleri söyleyen Carlyle’in yargısına sempati duyarlar: “Şimdiye kadar üzerime aldığım en zahmetli okuma, yorucu, karmakarışık, incelik ve zerafetten yoksun, uğraştırıcı. Herhangi bir Avrupalının Kuran’ı okumasının tek nedeni, yalnızca bir görev anlayışı nedeni ile mümkün olabilir.” Kuran’ın içeriği ile ilgili bilgisi olmayan okuyucular için (saygı duyulan Müslüman bilgin Yusuf Ali tarafından çevrilen) birkaç ayet aktaracağız ve okuyucuların, Kuran hakkındaki gerçek ile ilgili olarak kendilerinin bir karara varmalarına fırsat sunacağız.

Sure 111:1-5

Ebu Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu. Ona ne malı fayda verdi, ne de kazandığı. O, bir alevli ateşe girecektir. Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu halde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).

Sure 109:1-6

De ki: ‘Ey kâfirler!’ ‘Ben sizin kulluk ettiklerinize kulluk etmem. Siz de benim kulluk ettiğime kulluk edecek değilsiniz. Ben sizin kulluk ettiklerinize kulluk edecek değilim. Siz de benim kulluk ettiğime kulluk edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.’

Sure 105:1-5

Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Nihayet onları yenilmiş ekin yaprakları haline getirdi.

Sure 97:1-4

Şüphesiz, biz onu (Kuran’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izni ile her türlü iş için iner de iner.

Sure 91:1-15

Güneşe ve onun aydınlığına andolsun. Onu izlediğinde Ay’a andolsun. Onu ortaya çıkardığında gündüze andolsun. Onu bürüdüğünde geceye andolsun. Yere ve onu yayıp döşeyene andolsun. Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır. Semud kavmi, azgınlığı sebebi ile yalanladı. Hani onların en bedbaht olanı (fesat çıkarmak için) ileri atılmıştı. Allah’ın Resulü de onlara şöyle demişti: “Allah’ın devesini ve onun su içme hakkını koruyun.” Fakat onlar, onu yalanladılar ve deveyi boğazladılar. Bunun üzerine Rableri, suçlarından dolayı onları helak etti ve kendilerini yer ile bir etti. Allah, bunun sonucundan çekinmez de!

Arapça ile yakınlığı olanlar bu metinleri edebiyat ve din tarihindeki en zarif ifadelerden daha az zarif ifadeler olduklarını anlarlar.

Muhammed’in Okuma Yazma Bilmeyişi

Pek çok Müslüman Kuran’ın içeriğinin onun tanrısal orijinin kanıtı olduğuna razıdırlar. Bu mesajı içeren bir kitabın Muhammed gibi okuma yazma bilmeyen bir peygamber tarafından gelmiş olabilmesi için hiçbir yol bulunmadığı konusunda ısrar ederler. Ancak yine de eleştirmenler, bunun karşıtı olan şu nedenleri sunarlar.

Bazı kişiler, Muhammed’in gerçekten okuma yazma bilip bilmediğini sorgularlar. Yetkili birinin belirttiği gibi, Arapça el ümni sözleri, Kuran’da “ümmi” peygamber olarak çevrilir (7:157) ve ayrıca okuma yazma bilmeyen’ yerine ‘dinsiz’ olarak da çevrilebilir. Pfander, Arapça terimin “okuma yazma bilmeyen Peygamber” anlamına gelmediğini, ‘Musevi Olmayan Peygamber’ anlamına geldiğini kabul eder ve bu sözcük ile okuma yazma bilmemenin ima edildiğini düşünmez. 35 Gerçekten de, 62:2 ayetinde terim şu şekilde çevrilmiştir. “O, ümmilere gönderendir (el-ümni),” diğer başka ayetlerde de ‘ümmi’ sözcüğü ile kendilerine kitap verilmeyenler ile Arap müşrikleri kast edilmiştir (2:73; 3:19, 69; 7:156).

Burada Muhammed’in tamamen okuma yazma bilmediğini ileri süren bazı kanıtlar mevcuttur. Örneğin, “Hudeybiye Antlaşması imzalandığı zaman, Muhammed Ali’den bir kalem aldı, Ali’nin, kendisi hakkında ‘Allah’ın Elçisi’ olarak yazdığı sözcükleri karaladı ve bunların yerine kendi eli ile ‘Abdullah oğlu’ yazdı. Ve hadisler, bize Muhammed ölmek üzereyken kalem ve mürekkep istediğini, ve kendisinin yerini alacak kişi için bir buyruk yazmak istediğini, ama kalem ve mürekkep getirilmeden önce, gücünün tükendiğini ve yazamadığını da bildirir. 36

Ayrıca, W. Montgomery Watt, bizi şu konuda bilgilendirir: “Pek çok Mekkeli’nin okuyabildikleri ve yazabildikleri bilinen bir gerçektir. Bu nedenle etkin bir tüccar olan Muhammed’in, sanat ile ilgili bilgi sahibi olduğuna ilişkin bir varsayım mevcuttur.” 37 Gerçekten de, Müslüman bilginler bile Muhammed’in “zekasının mükemmel” olduğuna işaret ederler. 38 Ayrıca, Muhammed çocukluk yıllarında resmi bir eğitimden yoksun kalmış olsa bile, onun gibi zeki bir kişinin daha sonraları, bu eğitim eksikliğini kendi çabası ile kapatmamış olması için hiçbir neden yoktur. İnsanlık tarihinde “kendi eğitimini kendisi tamamlamış” ilk kişi yalnızca Muhammed olmayacaktır.

Muhammed’in okuma yazma bilmediği kabul edilse dahi, mantıksal olarak bu durum, Kuran’ın ona Tanrı tarafından dikte edildiği gibi bir anlam ifade etmez. Bu konu ile ilgili başka olası açıklamalar mevcuttur. Muhammed, resmi bir eğitim almamış dahi olsa, büyük yeteneklere sahip olan zeki bir kişiydi. Ayrıca buna ek olarak, açıklamayı Muhammed’in yazıcısı yazmış olabilirdi. O dönemde bu olağan bir uygulamaydı. Örneğin, Homer görme özürlüydü, bu nedenle destanlarını büyük olasılıkla kendisi yazmadı. Son olarak, bazı eleştirmenlerin iddialarına kulak verelim: Muhammed’in ilk izleniminin, yani bilgiyi üstün zekaya sahip bir kötü ruh tarafından aldığını düşünmesinin doğru olması mümkündür. 39 Bu durumda Kuran, Muhammed’in zekasını değil, o ruhun zekasını yansıtacaktır. Herhangi bir olayda, resmi eğitim almamış bir kişinin Kuran’ın kaynağı olmuş olabileceğine inanmak güç değildir.

Mükemmel Koruma

Mükemmel koruma, tanrısal vahyin kanıtı mıdır? Kuran eleştirmenleri, çeşitli nedenlerden ötürü bu konu ile ilgili olumsuz bir yanıt verirler.

Öncelikle, Kuran’ın korunması hakkında genellikle ciddi derecede abartılı bir ifade mevcuttur. Şimdiki Kuran’ın genelde yedinci yüzyıla ait Osman’ın resensiyonunun (eski bir eserin çeşitli nüshalarına bakılarak tespit edilen en uygun metin) çok iyi bir kopyası olduğu doğrudur, ama bu kopyanın, Muhammed’den gelen metnin tıpatıp aynısı olduğu doğru değildir. 40 Bu sonucu destekleyen pek çok yazılı kanıtlar sunulabilir.

1) Daha önce işaret edildiği gibi (Bölüm 5’de), Kuran’ın orijinali, adanmış izleyiciler tarafından ezberlendi. Bu kişilerin çoğu Muhammed’in ölümünden kısa bir süre sonra öldürüldüler. Muhammed’in yazıcıları kağıt parçalarının, taşların, palmiye yapraklarının, kürek kemiklerinin ve deri parçalarının üzerlerine yazdılar. Müslümanlar Kuran’ın, Muhammed’in yaşam süresi içinde yazılmış olduğuna inanırlar. Ancak, Muhammed’in çağdaşı ve izleyicisi olan Zeyd’in tanıklığına göre, Ebu Bekir tarafından kendisinden, “Kuran’ın çeşitli bölümlerini ve ayetlerini araştırması ve bir araya toplaması talep edildi. Zeyd’in karşılığı şu oldu: “Benden talep edilene uygun olarak Kuran’ı aradım: onu yapraksız palmiye dallarından ve ince beyaz taşlardan ve kürek kemiklerinden toplayıp bir araya getirdim.” 41 Bir süre sonra üçüncü Müslüman Halifesi Osman’ın egemenliği sırasında çeşitli Müslüman toplulukların Kuran’ın farklı çevirilerini kullandıkları haber verildi. Bunun üzerine Zeyd tekrar, Kuran’ın resmi olarak gözden geçirilmiş çevirisini yeniden incelemeye çağrıldı. Bugüne kadar değişmez şekilde ve bozulmamış olarak kalan çeviri, doğrudan Muhammed’in kendisinden gelen sözde orijinal çeviri değil, Zeyd’in tekrar incelediği çeviridir.

2) Ünlü Avrupalı arkeolog Arthur Jeffrey, Osman’ın egemenliği altındaki Kuran ayarlamasından önceki Kuran metninin durumuna değindiği Materials for the History of the Text of the Qur’an (Kuran Metninin Tarihçesi ile ilgili Malzemeler) adlı bir kitap yazdı. Bu kitapta, Müslümanlar’ın iddialarının karşıtı olarak Osman’ın, Kuran metnini yeniden gözden geçirtmesinden önce farklı metinlerin mevcut oldukları açıklanır.

Jeffery bu konu hakkında şu sonuca varır: “Osman’ın resensiyo­nunu değerlendirdiğimiz zaman, onun yaptığı işin yalnızca okumadaki pek çok Müslüman’ın iddia ettiği gibi diyalektik gariplikleri uzaklaştırmak olmadığı, tüm imparatorluk için ayarlanan bir metni bina etmek olduğu hemen belirgin hale gelir.” Jeffrey, sözlerine ayrıca şöyle bir ekleme yapar, “Medine, Mekke, Basra, Küfa ve Şam gibi kentlerdeki el yazması metinlerin içine tasnif edilmiş olan toplanmış metinler arasında geniş ayrılıklar mevcuttur.” Bu nedenle, “Osman’ın bulduğu çözüm, Medine’deki el yazması kitabı listeye dahil etmek ve tüm diğerlerinin yok edilmesini emretmekti.” Bu nedenle, Jeffrey’in vardığı sonuç şudur: “Osman tarafından listeye dahil edilen metnin o dönemde var olan çeşitli metin türleri arasındaki yanlıca tek bir metin olduğuna dair çok az kuşku bulunur.” 42

Bu genel gözlem ile aynı fikirde olan Watt, iki el yazması kitap arasındaki –Rufa’lı ibn Mes’ud ve Suriye’li ibn Ka’b’a ait olan– çeşitlemeleri ile ilgili olarak şunları yazar, “İlk el yazması kitaplarından herhangi birinin kopyası mevcut değildir, ama biraz önce sözü edilen iki farklı okuma listesi her iki durumda da bin ya da daha fazla konuyu içerdiklerinden liste yoğundur.” 43

Son zamanlarda yapılan bazı araştırmalar, Kuran metninin bozulduğunu ileri sürer. Jay Smith bu bozulmaların ne kadar yoğun olduklarını kendince belgelemiştir, böylece Kuran’ın bozulmamış bir kitap olduğu hakkındaki genel İslam iddiasının üstü çizilmiş olur. 44

3) Genel kanının aksine, bugün Müslümanlar’ın hepsi Kuran’ın tek ve aynı çevirisine inanmazlar. Sünni Müslümanlar, Muhammed tarafından Kuran’ın öğretilmesi için yetki alan çok az kişiden biri olan Mesud’un nushasını kabul ederler. Yine de onlar tarafından kullanılan Kuran’ın İbn Mesud’a ait olan el yazması metin de, Osman’ın resensiyonundan alınan çok kısımlı çeşitlemelere sahiptir. Yalnızca ikinci sure içinde yaklaşık 150 çeşitleme vardır. Jeffrey’in, ikisi arasındaki çeşitlemeleri göstermek için doksan dört sayfa kullanması gerekmiştir. Jeffrey, aynı zamanda çeşitli okumaların pek çok Müslüman’ın iddia ettiği gibi yalnızca bir diyalekt sorunu olmadığını da sergiler. Örneğin, çeşitlemelerin bazıları tam bir cümle içerirler ve diğerleri tam cümleleri atlarlar. Jeffrey’in bu konuda vardığı sonuç şudur: “Osman’ın listeye dahil ettiği metnin karşıt pek çok metin arasından yalnızca bir tanesi olduğu oldukça aşikârdır… ve Osman’ın listeye dahil ettiği metni ciddi bir şekilde düzelttiğine ilişkin temkinli bir kuşku bulunmaktadır.” 45

4) Geniş çapta kabul gören hadisler şimdiki Kuran’da bulunmayan bazı ayetleri aktarırlar. Muhammed’in eşlerinden biri olan Ayşe’nin şu sözleri söylediği anlatılır: “Kuran ile ilgili gönderilenler arasında yaklaşık on tane iyi bilinen ayet vardı - emzirme ile ilgili olan yasaklandı: o zaman onlar beş iyi bilinen ayet tarafından iptal edildiler. Sonra Allah’ın Elçisi öldü ve onlar Kuran’dan ezberlenmiş olanlardır.” 46 Günümüzdeki Kuran’da bulunmayan bir konu ile ilgili bir başka örneğe Ömer şu şekilde değinir: “Tanrı’nın, Muhammed’i gerçek ile gönderdiği kesindir ve O, Kitabı Muhammed’in üzerine indirdi, bunun ile uyumlu olan Taşlama ayeti En Yüce Olan Tanrı’nın aşağı gönderdiğinin bir parçasıydı: Tanrı’nın Elçisi taş attı ve biz de ondan sonra taş attık ve Tanrı’nın Kitabına göre taşlamak, zina eden kişilere uygulanan yerinde bir davranıştır.” 47 Öyle anlaşılıyor ki, bu orijinal açıklama, değişti ve zina eden kişilerin taşlanmalarının yerini onlara yüzer değnek vurulması aldı (24:2).

5) Sözü edilen Şeytan Ayetleri, orijinal metinde bir başka değişikliği resmederler. Bu ayetlerin bir çevirisine göre Muhammed Mekke’de, belirli putlara izin veren eski bir açıklama almıştı.

Lat ve Uzza’yı ve Menat’ı,

Üçüncüsü ve diğeri üzerinde düşündünüz mü?

Bunlar yüceltilen kuğulardır; Aracılıkları beklenir;

Hoşlandıkları ihmal edilmemiştir. 48

Bu olaydan kısa bir süre sonra Muhammed son üç satırı (ayetleri) iptal eden ve şimdi 53:21-23 ayetlerinde bulduğumuz, bu putperest tanrılara aracılık hakkındaki kısmı atlayan ayetler yerleştirdi.

Watt’a göre her iki çeviri de herkesin önünde ezberlenmişti. Muhammed’in açıklaması Şeytan’ın kendisini aldattığı, ve kendisinin bilgisi olmadan sahte ayetleri araya soktuğu şeklindeydi. 49

6) Müslümanlar arasında hizmet veren ünlü Clair-Tisdall günümüzdeki Kuran’da bile bazı çeşitlemelerin mevcut olduğuna işaret eder.

Çeşitli okumalar arasında söz edilebilir olanlar: (1) Sure XXVIII, 48’de, “sihrani” sözcüğünü bazı kişiler “sahirani” olarak okurlar: (2) Sure XXXII, 6’da “ümehatuhum” sözcüğünden sonra bir okumada “wa hua abun lahum” sözcükleri eklenir: (3) Sure XXXIV, 18’de “rabbana ba’id” sözcüğü bazı kişiler tarafından “rabuna ba’ada” olarak okunur: (4) Sure XXXVIII, 22’de, “tis’un sözcüğünün bir diğer okunma şekli “tis’atun” dur: (5) Sure XIX, 35’de, “tantaruna” sözcüğünü bazıları “yamtaruna” olarak okurlar. 50

7) Şii Müslümanlar azınlıkta olmalarına rağmen, dünyadaki en büyük ikinci İslam mezhebidirler; yüz milyonun üzerinde izleyicileri mevcuttur. Halife Osman’ın Kuran’da Ali’den söz eden pek çok ayeti kasıtlı olarak iptal ettiğini iddia ederler. 51

L. Bevan Jones bu konuyu yazmış olduğu The People of the Mosque (Camii Halkı) adlı kitabında şu sözleri ile gayet güzel özetledi: “Hiçbir eserin on iki yüzyıl boyunca metnini bu kadar saf ve böylesine bozulmamış bir şekilde korumadığı doğru olabilir, ancak hiçbir eserin böylesine şiddetli bir temizliğe maruz kalmadığı da büyük olasılıkla eşit derecede doğrudur.” 52 Düzenleme, ilk başlarda meydana geldi ve bu nedenle, Kuran’ın o günden bugüne mükemmel şekilde korunduğuna dair ileri sürülen Müslüman iddiası yanlış yönlendirilmiş bir iddiadır.

8) Bugünkü Kuran, Muhammed’e verilen orijinalinin mükemmel bir birebir kopyası olsaydı bile, bu durum, orijinal Kuran’ın Tanrı tarafından vahyedildiğini kanıtlamazdı. Sergileyeceği tek şey şu olurdu: Bugünkü Kuran Muhammed’in söylediğinin kopya kağıdı ile çıkarılmış nüshasıdır. Mükemmel bir şekilde kopya edilmiş tek Kutsal Kitap’a sahip oldukları için gerçek dine sahip olduklarına dair Müslüman iddiası, mantıksal açıdan aldatıcıdır ve aynen şu örnekte söz edilen durumu andırır: bin dolarlık sahte bir kağıt paranın mükemmel bir baskısına sahip olmak, gerçek bir bin dolarlık banknotun biraz kusurlu bir baskısına sahip olmaktan daha iyidir! Burada Müslüman savunucularının bu delil ile ortaya koymak istedikleri can alıcı konu, Tanrı’nın Sözü’nün orijinalinin hangisi olduğudur. Orijinal olan mı yoksa onun mükemmel bir kopyasına sahip olmaları mı?

Kuran’daki Peygamberlikler

Kuran, tanrısal orijinini kanıtlayan kehanet türünde peygamberlikler içerir mi? Müslüman topluluğun dışında kalan birkaç topluluk, doğaüstü olanlardan söz etmeyerek Kuran’da gerçekten alışılmışın dışında ön bildiriler bulunduğuna kanaat getirmiştir. Kuran’a ait ön bildirilerin onun mucizevi doğasının altını çizen gerçekler olduklarına ilişkin aşağıda sıralananlar üzerinde düşünün.

Her şeyden önce, sözde doğaüstü ön bildiriler olarak görülenlerin çoğu kesinlikle doğaüstü değillerdir. İlk örnek ile başlayalım: Birliklerine, “Tanrı bizden yana; biz kazanacağız. Savaşa devam edin!” sözlerini hangi askeri önder söylemeyebilir? Ayrıca, Muhammed’in “Kılıç Peygamberi” olarak anıldığını ve, mesajını yaymak için huzur veren araçları değil, nispeten başarısız araçları seçtikten sonra izleyicilerinin en büyük sayısı ile savaşa geldiğini hatırlayacak olursak, onun, zaferi önceden bildirmesinin bir sürpriz olması gerekmez.

Aynı zamanda, gayretlerinin sonucu olarak kendilerine Cennet vaat edilen Müslüman güçlerinin gösterdikleri çaba göz önüne alındığı zaman (22:58-59; 3:157-58; 3:170-71), genellikle zafer kazanmaları şaşırtıcı değildir. Sonuç olarak, Muhammed’in, “Allah’a ve Resulüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri, yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut o yerden sürülmeleridir” (5:33) şeklindeki buyruğu göz önüne alındığı zaman, neden pek çok kişinin “boyun eğdiği”ne şaşırmamak gerekir.

İkincisi, tek gerçek mevcudiyet ifade eden ön bildiri İssus’daki Savaşta Pers ordusu üzerinde zafer kazanan Rumlar hakkındadır (30:2-4), ayetlere bakalım: “Rumlar, yakın bir yerde yenilgiye uğratıldılar. Onlar yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir.” Ancak, konuya yakından bakıldığı zaman, bu ön bildiriyi, doğaüstü olması bir yana, görülmeye değer olmaktan çıkartan çeşitli noktalar ortaya çıkar ve açıklanır. 53 1) Ali’ye göre, “birkaç yıl” üç ile dokuz yıl arası bir zaman süresi anlamına gelmektedir, ama bazı kişiler gerçek zaferin peygamberlik bildirisinden ancak on üç ya da on dört yıl sonra geldiğine dair tartışırlar. Kudüs’ün tutsak edilmesi sırasında Perslilerin Rumları yenmesi, Hicretten Sonra yaklaşık 614 ya da 615 yılları arasında meydana geldi. Karşı saldırı Hicretten Sonra 622 yılına kadar yapılmadı ve zafer Hicretten Sonra 625 yılına kadar tamamlanmadı. Bu süre, Muhammed tarafından söylenildiği gibi “birkaç” yıl değil, en azından on ya da on bir yıl eder. 2) Osman’ın Kuran düzeltmesinde Arapça hareke veya noktalar yoktu (düzeltmeden çok uzun bir zaman sonrasında eklendiler). 54 Bu nedenle, bu “peygamberlikteki” “yenecekler” anlamına gelen sayaghlibuna sözcüğü, iki sesli harfin değiştirilmesi ile “yenilecekler” anlamına gelen sayughlabuna sözcüğü ile yer değiştirmiş olabilirdi.” 55 “Farklı bir metnin etken ve edilgen fiillerin yerlerini değiştirmesi ve bunun sonucunda, Rumların, geçmişte (diğerlerini) yendiklerinin ama birkaç yıl içinde yenileceklerinin” ifade edilmesi, fark yaratan bir ilginçliktir.” 56 3) Bu belirsizlik ortadan kaldırılmış olsa bile, peygamberlik görülmeye değer olmaktan uzaktır, çünkü hem uzun vadeli hem de alışılmamış değildir. Yenilgiye uğrayan Rumların zafer için geriye gelmeleri beklenen bir durumdur. Böyle bir olayın vuku bulacağını önceden bildirmek için o dönemin eğilimlerinin anlama kabiliyeti olan bir okumasından daha fazlası gerekirdi. En iyi durumda bu çok yerinde bir tahmin olabilirdi. Her olayda, olayın doğaüstü olduğunu kanıtlamak için yeterli zeminlerin olmadığı görülür.

Son olarak, ileri sürülen bir başka peygamberlik 89:2 ayetinde yer alır; bu ayetteki “On geceye andolsun” ifadesi ilk Müslümanlar’ın tecrübe ettiği on yıllık zulüm ile ilgili bir ön bildiri olarak ileri sürülür. 57 Ama bu durum, doğal olmayan bir yorumu yansıtır. Büyük İslam bilgini ve Kuran’ın çevirmeni Yusuf Ali bile, “On Gece ifadesi ile kast edilenin, genellikle, Hac Yolculuğunun kutsal mevsimi olan, Zül-Hacc’ın ilk on gecesi olarak anlaşıldığını” ifade eder. 58 Her olayda, olayın geleceği ile ilgili zeki bir gözlemcinin farkına varacağı herhangi bir ön bildiri kesinlikle mevcut değildir. 59 Bu ifadenin kehanet türünde bir peygamberlik olarak Müslüman bilginler tarafından kullanımı, Kuran’ın desteklenmesi için doğaüstü bir şeyler bulmak konusunda ne kadar çaresiz olduklarının bir göstergesidir.

Kuran’ın Birliği

Aynı zamanda, kendi içindeki tutarlılığı ve karşıtlığa sahip olmayışı nedeni ile Kuran’ın tanrısal bir açıklama olduğu konusunda ısrar etmek de ikna edici bir tutum değildir. Bazı eleştirmenler Kuran’ın tam olarak ne kadar tutarlı olduğu konusunda önemli sorular sorarlar. Tek bir nedenden ötürü, Muhammed’in açıklamalarındaki en aşikâr karşıtlığın öncekileri silip geçen daha sonraki açıklamalar aracılığı ile geldiğine işaret ederler – zina edenleri taşlama buyruğunun yüzer değnek vurulması şeklinde değiştirilmesi (24:2), ve putperest tanrılara tapınma hakkındaki Şeytan Ayetleri olarak adlandırılan ayetlerin bu ayetleri atlayan bazı başka ayetler ile yer değiştirmeleri (53:21-23). 60

Daha önce tartışılan (Bölüm 5’de), yetki kullanarak fesh etme (mensuh) ile ilgili tüm kavram, daha sonraki ayetler (nasih olarak adlandırılır) aracılığı ile düzeltilen bazı önceki hatalar hakkındadır. Bu konu 2:106 ayetinde şu sözler ile öğretilir, “Biz herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkı ile yettiğini bilmez misin?” Örneğin, “kılıç ayeti” olarak adlandırılan ayet (9:5), orijinalinde hoşgörüyü teşvik eden (2:256) 124 ayeti farz olunduğu gibi iptal eder. 61 Kuran, üzerinde durarak ve kesin bir şekilde “dinlerde zorlama olmamasını” söyler (2:256), ama yine de diğer bölümlerde Müslümanlar’a “inanmayanlar ile savaşmaları” (9:29) ve “buldukları her yerde Kâfirler ile savaşmaları ve onları öldürmeleri” (9:5) konusunda ısrar eder.

Müslümanlar Kuran’ın Tanrı’nın Sözü olduğunu söylerler; Kuran, “Tanrı’nın sözleri asla değiştirilemez” (10:64) iddiasında bulunduğu için bu gerçekte aynı zamanda bir karşıtlık da mevcuttur. Çünkü “Tanrı’nın Sözlerini (Buyruklarını) değiştirebilecek kişi yoktur” (6:34). Ama Kuran yine de daha sonraki açıklamaların önceki açıklamaları iptal ettiği öğretişine sadık kalır. 2:106 ayetinde şunları okuruz: “Ayetleri iptal eder ya da unutulmalarını sağlarız.” Ayrıca, Muhammed, “Bir ayetin yerine diğerinin koyulduğunu” kabul eder, ve aynı ayette kendisinin çağdaşlarının bu davranışı nedeni ile onu sahtekâr olarak adlandırdıklarından söz eder!

Nehls’in yaptığı titiz bir gözlemi aktaralım, “Tanrısal bir açıklamanın nasıl geliştirilebileceğini bulmayı istememiz gerekir. Tanrısal açıklamanın, en başından beri mükemmel ve doğru olmuş olduğunu beklemeyi umardık.” 62 Elbette Ali gibi bazı Müslümanlar, iptal etmenin yalnızca Tanrı’nın mesajını farklı zaman döneminde yaşayan ve farklı insanlara uyarlanan bir “ilerleyen açıklama” olduğunu iddia ederler. Ama Nehls, yine de şu noktaya işaret eder: “2:106 iptal etme hakkında ayeti, önce Muhammed’e verilen kutsal yazılar ile ilgili kültürden ya da ilerleyen açıklamadan değil, yalnızca Kuran ayetlerinden söz eder!” 63 Tanrı’nın, bir zaman süreci içinde ilerleyerek kendisini 1500 yıllık bir zaman döneminden fazla bir süre içinde (Kutsal Kitap’ta olduğu gibi) açıkladığına inanmak makuldür. Ama yine de Nehls şu eklemeyi yapar, “20 yıllık bir zaman içinde değişiklik ya da düzenleme yapma ile ilgili bir ihtiyacın gerekli hale gelebileceğini kabul edilemez buluyoruz. Bu durumun ortaya koyduğu şey, kesinlikle ya Tanrı’nın her şeyi-bilen olmadığı ya da yazıcının hata yaptığıdır.” 64 Düzeltilmiş ayetlerin genellikle düzeltilmekte olan ayetlere yakın oldukları gerçeği göz önüne alındığı zaman özellikle doğru gibi görünür. Ayrıca, Kuran’da bulunan iptal edilmiş ayetlerin görünüşte yazı haline koymayı unuttukları ayetler bile mevcuttur. 32:4 ayetinde, bize dünyanın altı günde yaratıldığı söylenir. Ama 41:99-12 ayetlerinde Tanrı’nın dünyayı yaratmak için tam sekiz güne (iki artı dört artı iki) ihtiyaç duyduğu söylenir. 65

Kuran aynı zamanda insanların kendi seçimlerinden sorumlu olduklarını iddia eder (18:29), ancak aynı zamanda yine de Tanrı’nın herkesin yazgısını önceden mühürlediğini de ileri sürer. “Her insanın boynuna işlediğinin yaftasını yapıştırdık. Kıyamet günü, onu açılmış olarak bulacağı bir kitap gibi önüne çıkaracağız” (17:13; aynı zamanda bakınız 10:99-100).

Kuran, elbette eğer hata yapması imkansız olan Tanrı’dan gönderilen bir kitap ise, o zaman içinde herhangi bir çelişki bulunmamalıdır. Ancak yine de, bir kitabın içinde bir çelişkiye yer vermemesi kitabın yazarının Tanrı olduğu anlamına gelmez. Böyle olduğunu varsaymak mantıksal bir aldatmacadır. 66 John W. Montgo­mery’nin makul gözlemlerine göre, Öklit’in (Milattan üç yüzyıl önce yaşamış Yunanlı geometri bilgini) geometrisi kendi içinde tutarlıdır, ancak bu durum, onun geometrisinin tanrısal yetkiye sahip olduğunu söylemek için bir zemin teşkil etmez. 67

Kendi içinde tutarlılık, diğerlerinin (örneğin bazı Hristiyanlar) pek çok noktada Kuran’a karşı çıkan kendi Kutsal Kitaplarını kullanırken başvurdukları delilin aynısıdır. Ama her ikisi de gerçek olamaz. Bu yüzden, birlik tek başına tanrısal güvenilirliği kanıtlamaz. Var olan el yazmaları aracılığı ile bilinen hem Yahudiler’in Kutsal Kitap’ı hem de Yeni Antlaşma, en azından Kuran gibi kendi içlerinde eşit derecede tutarlıdırlar. Ama hiçbir Müslüman bu nedenle bu kitapların Tanrı esini olduklarını kabul etmeyecektir.

Bilimsel Kesinlik

Bu delil, öncelikle içeriğinde, bilimin ilerlemesini gerilettiği için Hristiyanlığa saldırıda bulunan ve bilimi yükseltmesi nedeni ile Kuran’ı yücelten Bucaille’nin kitabı The Bible, The Qur’an and Science (Kutsal Kitap, Kuran ve Bilim) aracılığı ile son zamanlarda rağbet görmeye başlamıştır. Bucaille gerçekten de Kuran’ın ifadelerinin çoğunda modern bilimi harika bir şekilde önceden yansıttığı konusunda ısrar eder, böylece Kuran’ın tanrısal orijine sahip olduğunu mucizevi bir biçimde onayladığını ileri sürer. Müslüman savunucuları bu noktada tekrar Kuran’ın tanrısal orijinini kanıtlama konusundaki aşırı gayretleri içinde yanlış yolu salık vermiş olmaktadırlar.

Anlama kabiliyeti olan eleştirmenlerin belirttikleri ilk nokta, modern bilimin anasının İslam değil, Hristiyanlık olduğudur. Ünlü düşünür Alfred North Whitehead, Science and the Modern World (Bilim ve Modern Dünya) adlı iyi bilinen eserinde Hristiyanlığın bilimin anası olduğunu beyan etti. M. B. Foster, seçkin İngiliz felsefe dergisi Mind’da Hristiyanlığın yaratılış öğretişinin modern bilimin orijini olduğuna dikkat çekti. 68 Modern bilimin neredeyse her alanındaki ilk kurucuları, Hristiyan dünya bakış açısına sahip olarak çalışan kişilerdi. Bu kişilerin arasında Kopernik, Kepler, Kelvin, Newton, Pascall, Boyle, Maxwell, Agassiz ve diğerlerinin adlarını sayabiliriz. 69

Bu nedenle İslam tektanrıcılığı modern kültüre pek çok katkıda bulundu, ama yine de modern bilimin orijini olduğuna dair hak ileri sürmesi aşırı bir ifadedir. Aslında, pek çok İslam eleştirmeni, Müslüman ordularının çok derin bilgi kaynaklarını yok ettiklerine işaret eder. Örneğin, Pfander, Halife Ömer’in önderliğindeki Müslüman askerlerin İskenderiye ve Pers ülkesindeki büyük kütüphaneleri mahvettiklerini bildirir. Generallerden biri, Ömer’e kitaplar ile ilgili ne yapması gerektiğini sorduğu zaman, onun şu yanıtı verdiği söylenir. “Kitapları nehirlere atın. Çünkü, eğer bu kitaplarda rehberlik mevcut ise, o zaman biz Tanrı’nın Kitabında daha iyi bir rehberliğe sahibiz. Eğer bu kitaplarda rehberliğin aksine insanları yoldan saptıracak bir şeyler var ise, o zaman Tanrı bizi bu kitaplardan korusun.” 70

Bir kitap, yalnızca modern bilim ile uyuşuyor diye o kitabın vahyedilmiş bir kitap olduğunu düşünmek ciddi bir hatadır. Hem Müslüman hem de Hristiyan savunucular bu hataya düşmüşlerdir. Bu iddiaların geçersiz olmalarını gerektiren pek çok neden mevcuttur. 1) Bilim değişir. Bu yüzden, bugün aralarında “uyum” olarak görünen yarın ortadan kaybolabilir. 2) Kendi Kutsal Kitaplarında modern bilimsel teoriler görmek için savunucular tarafından pek çok utanç verici girişimlerde bulunulmuştur. Roma Katolik Kilisesi’nin Galile’ye davranışı bu hatalardan yalnızca bir tanesidir. 71 3) Kuran ve bilimsel gerçek arasında mükemmel bir uyum sergilenebilseydi bile, bu durum, Kuran’ın tanrısal bir esin olduğunu kanıtlamayacaktı. Kanıtlayacağı tek şey, yalnızca, Kuran’ın bir hata yapmadığı olurdu. Bir kitap, yalnızca bilimsel hata içermiyor diye Tanrı tarafından esinlenmiş bir kitap olamaz. Bilimsel kesinlik, en iyi şekli ile yalnızca gerçeğin tespiti ile ilgili olumsuz bir testtir. Eğer Kuran’da hata bulunsaydı, Tanrı’nın Sözü olmadığı kanıtlanmış olurdu. Ama Kuran’ın yalnızca bilimsel açıdan hatasız olduğunun gösterilmesi, onun Tanrı’nın Sözü olduğunu kanıtlamaz. Ve elbette, aynı durum Kutsal Kitap ya da diğer herhangi bir dini kitap için de geçerlidir.

Bazı eleştirmenler Kuran’ın bilimsel açıdan ne kadar kesin olduğu konusunu sorgularlar. Örneğin, Kuran’daki insani varlıkların bir kan pıhtısından biçimlendirildiklerine dair oldukça büyük karşıtlık içeren bir ifadeyi ele alalım: “Sonra, nutfeyi yapışkana çevirdik, yapışkandan bir çiğnemlik et yarattık, bir çiğnemlik etten kemikler yarattık, kemiklere de et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir yaratık olarak inşa ettik” (23:14). Bu ifadenin bir embriyonun bilimsel tanımlaması olması zordur. Bucaille, sorundan sakınmak için Arapça sözcük alak’ı (“kan pıhtısı”) “yapışan şey” olarak çevirerek yeniden tercüme eder. 72 Ama yine de bu durum, sorgulanabilir bir durumdur. Kuran’ın üç ana İngilizce çevirisini yapmış olan Ali, Pickthall ve Arberry adlı yetkileri kabul edilmiş İslam otoritelerinin düşüncesi ile çelişen bir çeviri şeklidir. Ayrıca, Bucaille’nin kendisi “çevirilerin büyük bir çoğunluğunun insanın bir “kan pıhtısından” ya da “iltihak”tan biçim aldığını tanımlarlar. 73 Bu düşünce, Bucaille’in, kendi yaptığı çeviriyi sorunu çözmek için oluşturduğu izlenimini bırakır, çünkü o, “bu tür bir ifadenin bu alanda uzmanlaşmış bilim adamları tarafından bütünüyle kabul edilemez olduğunun” farkındadır. 74

Aynı şekilde, diğer eleştirmenler Kuran’ın 18:86 ayetinde batıya yolculuk eden birinden söz ettiğini belirtirler: “Sonunda güneşin battığı yere ulaştığında, onu kara balçıklı bir suda batarken gördü.” Ancak, bu sorunu açıklama girişimi sırasında bile Ali, bu düşüncenin “zihni karışmış yorumculara” sahip bir düşünce olduğunu kabul eder. Aslında sorunu tam olarak gerçekten açıklamaz, ama yalnızca söz edilen ifadenin “güneşin battığı yer” olamayacağını, çünkü böyle bir şeyin mevcut olamayacağını ileri sürer. 75 Gerçekten de batının en uç noktası mevcut değildir, ve batıya yolculuk eden bir kimse sonunda güneşin battığı yere gelemez. Ancak, bu durum her ne kadar bilime aykırılık teşkil etse de, metinde belirtilen ifade budur.

Bazıları, Kuran’da geçen sözde bilimsel ön bildirilerinin büyük ölçüde sorgulanabilir olduğuna dikkat çekmişlerdir. Kenneth Cragg, “Modern icatların ve bilimsel verilerin, hatta nükleer ayrılmaların Kuran’da önceden görülmüş olduğunu ve şimdi, bu bilgilerin önceden verilmiş olmalarına rağmen, şimdiye kadar takdir edilmemiş olan bölümlerdeki varlıklarının meydana çıkarılabilecekleri bazı Müslüman Kuran yorumcuları tarafından sık sık ileri sürülmüştür. Daha önceleri anlamları anlaşılamayan ifadeler, bilim ilerledikçe kendilerini ortaya koymaktadırlar.” Ama yine de varılan bu sonuç, “diğer kişiler tarafından şiddet ile reddedilir, çünkü Kuran’daki onaylamanın türü, ne ihtiyaç duyan ne de doğrulayan ‘ruhsal’ Kutsal Yazılar olarak görülür… Muhammed Kamil Hüseyin tüm bu tür yorumları ‘sahte’ olarak adlandırır… aynı zamanda Fazlur Rahman da bu düşüncenin taraftarı değildir.” 76

Son olarak, Kuran’ın bilimsel doğruluğu ve kesinliği kanıtlanmış olsaydı bile, Kuran bu yüzden tanrısal yetkinliğe ulaşmazdı. Bu durumun kanıtlayacağı tek şey, Kuran’ın bilimsel hiçbir gaf ya da hata yapmadığıdır. Bu da eşsiz bir özellik değildir. Bazı Yahudi bilginler aynı iddiayı birbirlerine çok benzeyen deliller kullanarak, Tevrat için, ve yine pek çok Hristiyan tam olarak aynı iddiayı Kutsal Kitap için ileri sürerler. Ama Bucaille, bu düşünce aracılığı ile Eski ve Yeni Antlaşma’ların Tanrı Sözü olduklarının sergilenmesine izin vermez.

Hayret Verici Matematiksel Yapı

Kuran’ın tanrısal orijini ile ilgili rağbet gören kanıtlardan biri onun, on dokuz sayısı üzerine inşa edildiği ile ilgili sözde matematiksel mucizeviliğidir. Bu tür bir savunma yönteminin bilim çevrelerinde büyük kabul görmediğini söylemeye ihtiyaç yoktur ve bunun için de haklı gerekçeler mevcuttur.

Eğer bir mesaj putperestlik ya da ahlaksızlık öğretişi verir ise, böyle bir mesajın Tanrı’dan geldiğine dair ileri sürülen iddiaları hiçbir Müslüman kabul etmeyecektir. Hiçbir mesaj yalnızca matematiksel zeminler göz önüne alınarak kabul edilmemelidir. Bu nedenle, eğer Kuran matematiksel bir “mucize” olsaydı bile, bu onun Tanrı’dan geldiğini kanıtlamak için yeterli olmazdı. 77

Eğer Kuran 19 sayısının bu hayret verici tüm bileşimlerine sahip olsaydı bile, bu durum, yalnızca, Kuran’ın yazıldığı dilin arkasında matematiksel bir düzenin mevcut olduğundan fazlasını kanıtlamazdı. Dil, insan düşüncesinin düzeninin bir ifadesi olduğu ve bu düzen sık sık matematiksel ifadeye indirgenebildiği için, Kuran’ın yazıldığı dilin ardında matematiksel bir düzenin var olabilmesinin şaşırtıcı olmaması gerekir.

Ayrıca, aynı delil türü (yalnızca yedi rakamı üzerinde bina edilmiş olarak) Kutsal Kitap’ın vahyedilmiş olduğunu kanıtlamak için de kullanılabilirdi. Kutsal Kitap’ın ilk ayetini ele alalım: “Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.” Nehls, şu noktaya işaret eder:

Ayet 7 İbranice sözcük ve 28 harf içerir (7x4). Üç tane isim mevcuttur: “Tanrı, gök, yer” … üç ismin rakamsal değeri 777 (7x11) dir. “Yarattı” fiili 203 değere sahiptir (7x29). Nesne, ilk üç sözcük içinde yer alır –14 harf ile birlikte (7x2). Diğer dört sözcük özneyi içerirler– aynı zamanda 14 harf ile birlikte (7x2) ve böylece devam edip gider. 78

Ama hiçbir Müslüman bu açıklamaların Kutsal Kitap’ın tanrısal vahiy ile yazılmış bir kitap olduğuna dair leyhte deliller olarak kabul edilmelerine izin vermez. Delil, en iyi hali ile yalnızca özeldir ve ikna edici değildir. Hatta Müslüman bilginlerin çoğu böyle bir durumu delil olarak kullanmaktan kaçınırlar.

Değişen Yaşamlar

Müslüman savunucuların çoğu Kuran aracılığı ile değişen yaşamları ve kültürleri Kuran’ın tanrısal orijininin bir kanıtı olarak görürler. Ancak, eleştirmenler bunun, Kuran’ın sözde göksel orijini için yetersiz bir test olduğuna işaret ederler.

Her şeyden önce beklenilmesi gereken şeyin türü budur. Çünkü bir kişi bir şeyin gerçek olduğuna ateşli bir şekilde inandığı zaman, inandığı şey aracılığı ile yaşar. Ama bu yine de, onun Tanrı’nın Sözü olup olmadığı hakkındaki soruyu yanıtsız bırakır. Ateşli bir şekilde inanılan ve uygulanılan her düşünce dizisi inananları ve onların kültürlerini değiştirecektir. Bu gerçek, Budist, Hristiyan, İslam ya da Yahudi düşüncelerinin hepsi için geçerlidir. Ama bu basit gerçek, Tanrı’nın, onların tüm Kutsal Kitaplarını esin yolu ile gönderdiğini kanıtlamaz. Karl Marx’ın Das Capital adlı kitabı, milyonlarca yaşamı ve pek çok kültürü değiştirmiş olduğu için, hangi Müslüman, bu değişiklikleri bir delil olarak görüp de Das Capital’in Tanrı esini olduğunu kabul edebilir?

Pek çok eleştirmen, Muhammed’e karşı savaşanlar için vaat edilen ödülün ve ondan yana olmayanlar için bildirilen ceza tehdidinin pek çok kişiyi İslam inancına getirmiş olmasını hayret verici bulmaz. “Boyun eğen” kişilere içinde huriler (güzel kadınlar) bulunan Cennet vaat edildi (2:25; 4:57). Ama “Ne var ki, Allah ve elçisi ile savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çabalayanların cezası, öldürülmek ya da asılmak, ya da çapraz olarak el ve ayakları kesilmek, ya da yerlerinden sürülmektir” (5:33). Muhammed’in, kendisini izleyenlere şu öğüdü verdiğini unutmayın: “Kılıç cennetin ve cehennemin anahtarıdır; Tanrı’nın adı uğruna dökülen bir damla kan, silahlı olarak geçirilen bir gece, iki ay boyunca dua etmek ve oruç tutmaktan daha makbuldür. Savaşta ölen birinin günahları yargı gününde bağışlanır.” 79 Ayrıca insanın açgözlülüğü de bir rol oynadı. “Arap savaşçılar taşınabilir mallar ve alınan esirlerden oluşan tüm ganimetin beşte dördünü aldılar.” 80 Bunun da ötesinde, düşmanın boyun eğmesi, düşman için büyük bir avantajdı. Çoktanrıcıların yapacakları iki seçim vardı: ya boyun eğ ya da öl. Hristiyanlar ve Yahudiler bir başka seçeneğe sahiplerdi: ağır vergiler ödeyebilirlerdi (9:5, 29). Aynı zamanda İslam fetihleri başarılı oldu, çünkü fethedilen bazı ülkelerdeki insanlar Romalı yöneticilerin kötü davranışlarından bıkıp usanmışlardı ve İslam’ın eşitlik ve kardeşlik ilkelerinin vurgulanması sonucu kendi rızaları ile İslamiyet’i kabul ettiler.

Aniz Shorrosh, İslam’ın Arap halkı arasında böylesine büyük bir hız ile yayılmasının sebebini çeşitli nedenler ile özetler. Bu nedenler arasında, İslam’ın Arap halkının, adetlerini ve dilini yücelttiği gerçeği yer alır; diğer ülkelerin fethedilmeleri ve yağmalanmaları için bir teşvik oluşturdu; çölde savaşma yeteneklerini geliştirdi; ölüme göksel bir ödül sağladı ve İslam öncesi pek çok uygulamayı uyarladı. 81 Eğer biri, ahlaki, politik ve kültürel gelişmeler gibi daha olumlu nedenlere işaret edecek olur ise, İslam’ın yayılması için doğal nedenlerin dışında tespit edilecek başka herhangi bir neden yok gibidir.

Son olarak, eğer bir kişi değişen yaşamlar delili üzerinde ısrar edecek olursa, Hristiyan savunucuları, daha güçlü deliller sunacaklardır. William Paley, Evidences of Christianity (Hristiyanlığın Delilleri) adlı ünlü eserinde bu konuyu şu şekilde özetler:

Hangi amaç ile kıyaslama yapıyoruz? Kendisine ordusunun başındaki bir fatih ile birlikte birkaç balıkçının eşlik ettiği Celile’li bir köylü. Güç olmadan, kuvvet ve destek olmadan, çekicilik ya da etkili olma gibi dışsal bir koşul olmadan, ülkesinin ön yargılarına, eğitimine, hiyerarşisine, eski dindar düşüncelere, gösterişli dini törenlere, varlığı en parlak ve en azametli dönemini yaşayan Roma İmparatorluğunun felsefesine, bilgeliğine ve yetkisine karşı gelen İsa ile, –Araplar arasında başarılı olan Muhammed’i kıyaslıyoruz; dünyanın en karanlık çağlarında ve ülkelerinde, fetihlerin ve zaferlerin ortasında kendisine izleyiciler toplayan ve silah ile elde edilen başarı, yalnızca insanların isteklerine ve refah sağlayan girişimlere refakat eden o buyruk ile kazanılmadığı zaman, Tanrısal onayın kesin bir tanıklığı olarak düşünüldü. Bu delil tarafından ikna edilen o çoğunlukların, zaferli bir şefin safına katılmaları gerekir; hatta daha da büyük çoğunluklar herhangi bir delil olmaksızın karşı konulamaz gücün önünde yere eğilmelidirler– bu davranışta bizi hayrete düşürecek fazla bir şey göremeyiz; bu tavırda Hristi­yanlığın bina edilmesinin etkilenmesi ile ilgili nedenlere benzeyen hiçbir şey göremeyiz. 82

İslam’ın Hızla Yayılması

Muhammed’in Tanrı’nın peygamberi olduğuna dair Müslüman savunucular tarafından sunulan ana “kanıtların” sonuncusu İslam’ın hızla yayılmasıdır. Bir Müslüman savunucusuna göre, “İslam’ın hızla yayılması En Yüce Olan Tanrı’nın, Kuran’ı insanlara nihai açıklaması olarak göndermiş olduğunu ortaya koyar.” 83

Öncelikle, gerçek ile ilgili bu büyük tartışmalara yol açan testin geniş kabul görmediğini ya da çok ikna edici olmadığı söylenmelidir. Ayrıca, bu test gerçek ile ilgili iki ucu keskin bir testtir. İlk kayıtlara göre (Elçilerin İşleri kitabında), aynı zamanda Hristiyan­lık da Mesih’ten sonra aniden çok büyük bir hızla yayıldı. Ve Roma zulmünün hüküm sürdüğü birkaç yüzyılın ardından, Hristiyan­lık yine de Roma İmparatorluğunun kalıntılarını devraldı. Üçüncü olarak, İslam’ın Hristiyanlığın aksine başlangıçta çok çabuk yayılmadığı söylenebilir (bakınız Bölüm 4). Muhammed, başlangıçta, kendisine çok az sayıda izleyici çekebildi. İslam’ın daha hızlı yayılması ancak Muhammed’in, İslam’ı savunmak için kılıç kullanmaya başlaması ile gerçekleşti – bu durumun, Kuran’ın tanrısal orijinini ortaya koyan ikna edici bir delil olması uzak bir olasılıktır. Elbette, aynı zamanda Haçlı Seferlerini düzenleyen Hristiyanlar da (on ikinci-on dördüncü yüzyıllar) kılıcı, eşit derecede bir haksızlık ile kullandılar, çünkü İsa, öğrencilerine, mesajını kılıç ile yaymalarını yasakladı (Matta 26:52). Ama yine de, İslam’ın aksine Hristi­yanlığın ilk ve şaşırtıcı yayılması kılıç kullanmadan meydana geldi. Gerçekten de, ilk Hristiyanlık en hızlı büyümesini, Roma hükümeti ilk üç yüzyıl boyunca Hristiyanlar’a karşı kılıç kullandığı zaman yaşadı.

Yirminci yüzyılın Yale’li büyük kilise tarihçisi Kenneth Scott Latourette, bu konuda şöyle yazar: “Tarihin beylik sözlerinden biri, Hristiyanlığın, ilk üç yüzyılı boyunca sürekli ve genellikle ciddi zulüm ile karşılaştığı ve bu zulmün dördüncü yüzyılın başlarında çok arttığı, ama karşı konulmasına rağmen yayıldığı ve hatta yapılan zulüm aracılığı ile güç bile kazandığıdır.” 84 Latourette aynı zamanda şu açıklamayı yapar: “Hristiyanlığın zaferinin atfedildiği unsurlardan biri, Konstan­tin’in Hristiyanlığa verdiği onaydır. Ama, önermiş olduğumuz gibi, Konstantin’in Hristiyan­lığı kabul ettiği döneme kadar Hris­tiyan imanı öylesine güçlüydü ki, o olmasaydı bile, iman yine de kazanırdı. Gerçekten de, bazen onu desteklemek için kullanılan motiflerden biri, İmparatorluktaki en güçlü unsur haline gelmiş olan Hristiyan topluluğunun iş birliğini düzenlemek için duyduğu sözde arzusudur.” 85

Son olarak, İslam’ı kabul eden pek çok kişi ile ilgili tamamen doğal teşviklerin varlığına değinelim. Müslüman askerlere, savaşta öldükleri takdirde bu ölümün bir ödülü olarak Cennet vaat edildi. Ve İslam’a boyun eğmeyen kişiler ölüm, tutsaklık ya da vergilendirme ile tehdit edildiler. İslam’ın bu koşullar altında büyümesinin nedenini izah etmek için doğaüstü olaylara başvurma gibi bir gereksinim yoktur.

İslam bilgini Wilfred Cantwell Smith, Müslüman ikilemini doğru ve kesin bir şekilde belirtir. Kesin ve açık olarak belirttiği şudur: eğer Müslümanlar İslam’ın Tanrı’nın isteği olduğuna ve dünyaya egemen olma yazgısına sahip bulunduğuna inanırlar ise, ve İslam daha sonra bu konuda başarısızlığa uğrarsa, o zaman bu durum, Tanrı’nın egemen isteğinin hayal kırıklığına uğradığı ile ilgili bir belirti olmak zorundadır. Ama Müslümanlar, Tanrı’nın isteğinin hayal kırıklığına maruz kalabileceğini kabul etmezler. Bu nedenle, mantıksal olarak bunun Tanrı’nın isteği olmadığı sonucuna varmak zorundadırlar. Haykal’ın, insanların özgür oldukları ve kendilerine herhangi bir yenilgi ya da aksilik atfedilmesi konusundaki karşılığı sorunu kavrayamamış olduğunu gösterir. 86 Çünkü, Tanrı’nın bunu nasıl, özgürlük ile mi özgürlük olmadan mı yaptığı önemli değildir. Aslında Tanrı gerçekten İslam’ın üstünlüğünü istediği takdirde, o zaman kendisinin egemen isteği hayal kırıklığına uğramış olur. Çünkü İslam başlangıç döneminden bu yana sayıca, ruhsal ya da kültürel açıdan dünyanın süre gelen baskın dini değildir ve olmamıştır. Ayrıca bunun da ötesinde, İslam ani bir başarı patlaması yaşaması gerekse ve diğer tüm dinlerin önüne geçse bile, bu durum, İslam’ın Tanrı’dan olduğunu kanıtlamazdı. Mantıksal açıdan, tüm bu başarının kanıtladığı, onun gerçek olduğu değil, yalnızca başarılı olduğu olurdu. Çünkü bir şey başarıya ulaştığı zaman bile hala şu soruyu sorabiliriz: Başarıya ulaşanın inançları gerçek midir, sahte midir?

Özet

Kuran, Tanrı Sözü olduğunu iddia eder, ama Tanrı Sözü olduğunu kanıtlamaz. Destekleyici delilleri olmadan iddialar ileri sürer. Savunucuları tarafından ileri sürülen delillerden hiçbiri ikna edici değildir. Elbette hiç kimse, destekleyici kanıt olmaksızın Kuran’ın tanrısal orijine sahip olduğuna inanmayı sürdüremez. Ancak makul bir inanç arayan kişilerin bu inancı bulmak için başka yerlere bakmaları gerekecektir. Ayrıca, çok fark edilebilir özellikten yoksundur, hem Yahudiliğin hem de Hristiyan­lığın sahip olduğuna, yani doğaüstü olduklarının Tanrı tarafından onaylandığına inanır.

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar