Agnostisizm'e Cevap!


(insanın “bilmediği ya da bilemeyeceği . . . teoloji açısından: İnsanın Tanrı bilgisine erişmeyeceği teorisi” inancı [Trueblood, PR, 344])

Immanuel Kant’ın Agnostisizmi

Bilginin İçeriği Zihin Tarafından Yapılanır
Bilgi ve Gerçeklik Arasında Aşılamaz Bir Uçurum Vardır
Kant’ın Agnostisizminin Özeti
Cevap
Agnostisizm Kendi Kendini Çürütür
Zihnin Kategorilerinin Gerçekliğe Tekabül Etmesi: Aksi Takdirde Agnostisizm İfade Edilemez
Öz (Bir Şeyin Kendi İçinde Ne Olduğu) Kabul Edilmeden Varlığın Onaylanması Mümkün Değildir
Kant’ın Epistemolojisi Gerçekliğe Ulaşamaz, Çünkü Gerçeklik ile Başlamaz
Kant’ın Sonuçlarının Kesinliği, Bilimsel Keşifler ile Çürütülmüştür

1A. IMMANUEL KANT’IN AGNOSTİSİZMİ
Imanuel Kant’ın felsefesine göre gerçekliğin kendi içinde bilinebileceği reddedilir. Bu tutumun ulaştığı noktaya agnostisizm denir -eğer gerçekliği bilemezsek, gerçeği de bilemeyiz.

1B. Bilginin İçeriği Zihin Tarafından Yapılanır
Imanuel Kant’ın felsefesine göre gerçeğin bilinebilirliğinin reddedilmesinin anlaşılması için ilk olarak Kant’ın epistemolojisi anlaşılmalıdır. Jerry Gill bizlere bu noktayı şöyle açıklar:

Critique of Pure Reason isimli eserinde Kant’ın epistemolojisinin ne üzerine kurulduğunu anlamamız mümkündür: Bilginin iki açısı vardır, bunlar içerik ve formdur. Ampiristler [duyu bilgisine güvenenler] ile beraber Kant şu iddiada bulunmuştur: Bilginin içeriği tecrübe ile oluşturulur ancak rasyonalizm ile uyum içerisinde olan iddiaya göre bilginin formunu (ya da yapısını) belirleyen zihnin kendisidir. Kant, bilme tecrübesi esnasında duyulardan gelen verilere çeşitli “kategorileri” empoze eden zihnin aktif bir rol üstlendiğini iddia etmiştir. Bilinen, idrağın sahip olduğu kategorileri tarafından “süzgeçten geçirilmiş” ya da “organize edilmiş” duyu tecrübesidir. Bu unsurların ikisi de gereklidir ancak bilginin var olması için hiç birisi kendi başına yeterli değidir. (Gill, PRK, 76)

Kant’ın kendi sözlerine bakalım: “İnsan bilgisinin iki kaynağı vardır ve bu ikisi de bizim tarafımızdan bilinmeyen ancak aynı olan bir kökten türemiştir. Bu iki kaynağın isimleri hissetme ve idrak etmedir. Hissetme ile objelere [duyularımız aracılığı ile]; idrak etme ile düşüncelere ulaşırız.” (Kant, CPR, 22)
Kant, sözlerine şöyle devam eder: “Tüm bilgimizin başlangıcı tecrübe olsa da bunun anlamı, bilginin tümünün tecrübeden kaynaklandığı değildir. Tam aksine, (ampirik) deneysel bilgimizin, izlenimlerimiz ile elde ettiklerimizin, bilme yetisi kendisinin (duyusal izlenimler sadece nedeni ortaya koyar) ve duyunun orijinal olarak verdiklerinin bileşimi olması gayet olasıdır. Uzun süreli tecrübeler bu bileşimin unsurlarının ayrıştırılmasını mümkün kılar.” (Kant, CPR, 14)
Kant, idrak etmemize aracı olan kategorilerin zihinde yer aldığını iddia eder: “Zaman ve mekan; ve içerdikleri her şey… ne varlıklardır ne de kendi içlerinde niteliklerdir, yalnızca niteliğin görünümleridirler: Bu noktaya kadar yukarıdaki idealistler ile hemfikirim. Ancak, zamanın sadece deneysel bir sunum olarak kabul edilmesini bizler tecrübe yolu ile idrak edebiliriz. . . . Tam aksine benim ispatıma göre zaman ve mekan, bütün algılama ya da tecrübe öncesinde, saf formu ile bizim anlayışımıza özgü olarak var olmaktadır.” (Kant, PFM, 152)
Kendinden var olan bu kategoriler hakkında Kant şunları dile getirmiştir: “Eğer idrak etmenin saf kavramları, tecrübe objelerine değil de sadece kendi içlerinde olan varlıklara (numen) hitap ediyorlarsa, o zaman tamamen anlamsızdırlar. Bu durumda yaptıkları tek işlev, bizlerin tecrübelerimiz ile okuyabildiğimiz bir tür görünüm deşifreciliği olur. Algılanabilir dünya ile ilgili verdikleri referanslardan oluşan prensipler, sadece deneysel kullanımımız için anlayışımıza hizmet ederler. Bunun dışında bunlar objektif gerçekliği içermeyen keyfi kombinasyonlardır ve biz, ne tecrübeden bağımsız olarak olasılıklarını kavrayabiliriz ne de objelere olan referanslarını onaylayabiliriz.” (Kant, PFM, 72, 73)
Kant, gerçekliğin bilinmesinde muhakemenin tek başına yeterli olmayacağı beyanında bulunmuştur: “Tecrübeden bağımsız bütün prensipleri ile muhakeme, bizlere olası tecrübe objelerinden başka hiçbir şey öğretmez ve bunlar da tecrübe ile kavranabilecek objelerden başka bir şey değillerdir... Akıl bizlere varlığın, kendi içinde ne olduğunu öğretmez.” (Kant, PFM, 134)
Kant, aslında gerçekliğin akla riayet etmesinin mecburi olduğunu, aksi takdirde gerçekliği bilemeyeceğimizi kabul etmiştir: “Akıl doğaya bilgi toplama tutumu içinde yaklaşmalıdır ancak bu tutum, öğretmeninin anlatımında tercih ettiklerini öğrenmeye hevesli bir öğrenci tutumu değil sormaya uygun gördüğü soruların cevaplanması için tanıkları zorlayan bir yargıç tutumu olmalıdır.” (Kant, CPR, 6)
Kant şu beyanda bulunur: “İdrak, yasalarını (tecrübeden bağımsız olarak), doğadan elde etmek bir yana, kendi şartlarını ve kurallarını doğaya kabul ettirir.” (Kant, PFM, 82)
Kant, tecrübeden bağımsız formlarda gerçek için daha kesin bir kriter bulduğunu iddia etmiştir: “Gerçek, idealizme göre kriterini evrensel ve zorunlu kanunlara dayandırır. İdealizme göre tecrübenin gerçek kriteri olamaz çünkü tecrübe sadece bir fenomendir . . . Temelinde tecrübeden bağımsız hiçbir şey yoktur. Kısacası tamamen bir yanılsamadır. Bizim için zaman ve mekan (idrağın öz kavramı ile bağlam içerisinde) bütün olası tecrübeye kendi kanununu dayatır ve aynı zamanda içerebilecekleri yanılsamayı gerçekten ayıracak kesin ölçütü dayatır.” (Kant, PFM, 152)
Kant şu sonuca varmıştır: “Duyularımızın objesi olan ve dışımızda yer alan varlıklar bizlere verilmiştir ancak bizim bu varlıkların kendi özünde ne olduklarını bilme imkânımız yoktur. Tek bildiğimiz onların duyularımızda oluşturmuş oldukları etkiler olan görünümleridir.” (Kant, PFM, 43)
Kant keskin sözlerine şöyle devam eder: “Duyular asla ve hiçbir şekilde varlıkları kendi içlerinde bilmemize olanak sağlamazlar.” (Kant, PFM, 42)
Mortimer Adler şöyle özetlemiştir: “Kant için insan zihninden bağımsız olan tek varlık, onun kelimeleriyle ‘Dinge an sich’ -varlıklar, kendi özlerinde bilinemezler. Bu ifade gerçek bilinemez ifadesi ile eş değerdedir. Bu anlayışa göre bilinebilir olan sadece bir ideal/ülküdür ki, bunun altında yatan sebep bu ülkünün zihnimizin oluşturduğu fikir ve düşüncelerin beslemeleri ile bu varlığa ne olması gerektiğinin yüklenmiş olmasıdır.” (Adler, TPM, 100)

2B. Bilgi ve Gerçeklik Arasında Aşılamaz Bir Uçurum Vardır
Kant’ın epistemolojisi [bilme yolu] bilgimize bir limit belirlemiştir ve gerçekliği bu limitlerin dışına atmıştır.
Kant’a göre, zihin gerçeği arar: “Ancak bahsettiğimiz diyar bir adadır ve bu ada doğa ana tarafından değiştirilemez sınırlarla kuşatılmıştır. Bu diyarın ismi gerçek, etrafını kuşatan engin ve fırtınalı okyanusun ismi ise yanılsamadır; birçok sis perdesi, birçok buz dağı vardır, ancak bunlar tehlikelerle dolu, vazgeçilmez yolculuğa çıkan denizci için yeni bir diyar gibi görünür, kendisini devamlı boş vaatlerle aldatır. Denizciyi kuşatan tehlikeler ise ona asla zarar veremez.” (Kant, CPR, 93)
Kant’ın epistemolojisine göre gerçekliği bilemeyeceğimiz için gerçeği bulma olasılığımız yoktur:

Bilme yetimiz olası tecrübe sınırlarını aşamaz; buna rağmen bu bilimin kesinlikle en gerekli objesi de budur. Tecrübeden bağımsız rasyonel bilişimizin değerlendirmesi sadece fenomen ve varlığın kendi içindeki özü ile alakalıdır, gerçek bir var oluşa sahip olsa da kendi sınırlarını aşar. Bir objeyi kendi özü ile değil hissedilebilen, sezilebilen bir obje olarak biliriz. (Kant, CPR, 8-9)

Kant, zihnin limitleri bilmesi ile tatmin olmaz [gerçeği bilemeyeceğimiz nokta ve ötesi], ancak bilebileceği tek şey budur: “Bahsi geçen limitler, arkasında başka bir şeylerin olduğunu anlamamızı engelleyecek düzeyde değildir, ancak bu başka şeylerin de özünde ne olduğunu anlamamıza izin vermeyecek düzeydedir.” (Kant, PFM, 125)
Kant konuyu şöyle özetlemiştir: “Orijinalinde bir fenomen olan bir durumu ele alalım, mesela bir gül: Deneysel idrak sonucunda gül kendi özünde kabul edilir. . . . Tam aksine bakarsak. . . . mekandaki hiçbir şey özünde sezilmemektedir. . . . Objeler, özlerinde bizim için bilinmezdirler ve dış obje dediklerimiz bizim duyularımızın bir sunumundan başka bir şey değildirler. Formları mekandır, ancak gerçek ilişkili oldukları özleri bu tasvirler ile bilinemez ve bilinmeyecektir.” (Kant, CPR, 26)
Kant, epistemolojisi ile metafizik hakkında şu sonuca varmıştır: “Tamamen ayrı ve spekülatif bir bilimdir. . . . sadece konseptlerle ilgilenir, kavramlarla boğuşur. . . muhakeme sahip olduğu tek araçtır.” (Kant, CPR, 6)
Etienne Gilson, Kant’ın gerçekliği reddetmediğine ancak gerçekliği bilinemez olarak damgaladığına işaret eder: “Aslında Kant asla gerçek konusunda spekülasyonlarda bulunmak istememiştir, ancak ne gerçeği reddedebilmiş ne de bu konuyu ağzından düşürebilmiştir. En sonunda gerçekliği tırnak işaretleri içerisine yerleştirmeyi uygun görmüştür, bu şekilde hem gerçek bilginin var olduğu yerde gerçekliğin var olmasını mümkün kılmıştır hem de insan idrağının kendiliğinden olmasını sınırlamamıştır.” (Gilson, BSP, 127-128)
Nicholas Rescher, Kant’ın epistemolojisinde gerçekliğin anlamsızlaştığını ileri sürmüştür: “Kant’a göre, algılama koşullarından özgür kılınmış olan bir objenin algılanışı, bütün görülme imkânından mahrum bırakılmış olan bir objenin görünümü kadar anlamsızdır. Bu iki örnekte anlaşılmanın ve görülebilmenin en önemli unsurları ortadan kaldırılmıştır.” (Rescher NC, alıntı yeri Beck, KTK, 176)

Bilme yetimiz olası tecrübe sınırlarını aşamaz; buna rağmen bu bilimin kesinlikle en gerekli objesi de budur. . . . Bir objeyi kendi özü ile değil, hissedilebilen sezilebilen bir obje olarak biliriz.

- IMMANUEL KANT

3B. Kant’ın Agnostisizminin Özeti
Kant, “gerçek (numenal) dünya ve görünürdeki (fenomensel) dünya arasında bir farklılık olduğunu ileri sürmüştür. Fenomensel dünyayı anlamak için bir kişinin değişik kategoriler belirlemesi mecburidir (önceden varsayımlar oluşturma). Kant’a göre bilgi, bilen kişinin bilgiyi algılamasını sağlayan, özdeki vasıflara sahip olan (organize ve kategorize etme yeteneği) aklın (bilen kişi) müşterek bir ürünüdür.” (William Crouse, PC, 14 Temmuz, 1999)

2A. CEVAP

1B. Agnostisizm Kendi Kendini Çürütür
Kant’ın epistemolojisinin vardığı sonuç, agnostisizmdir. Agnostisizm ise gerçeklik hakkında hiçbir şeyin bilinemeyeceği iddiasıdır. Norman Geisler bu durum karşısında şu yorumda bulunmuştur: “En sınırsız formuna ulaştığında bu iddia [agnostisizm], gerçeklik hakkında bilgi sahibi olmanın imkânsızlığını ileri sürer. Ancak bu iddianın kendisi bile gerçek hakkında bir gerçek ifadesi olmaktan öteye gitmemektedir.” (Geisler, CA, 135)
Geisler ve Bocchino, bu iddianın kendi kendini çürüten doğasını şöyle özetlemişlerdir: “Kant’ın sert agnostik görüşünün temel kusuru bilinemez beyanında bulunduğu gerçek hakkında gerçek bilgiye sahip olduğunu iddia etmesidir. Başka bir deyiş ile gerçekliğin bilinemeyeceği gerçek olsaydı, Kant da dahil olmak üzere bunu kimse bilemezdi. Kant’ın sert görüşü kendi kendisini elimine eder: ‘Gerçekliğin bilinemez olduğunu biliyorum.’” (Geisler ve Bocchino, WSA)
Geisler sözlerine şöyle devam eder:

Agnostisizm kendi kendini çürütür ve kendi kendini yok eden şu iddiaya indirgenir: “Bir birey, gerçeklik hakkında hiçbir şey bilemeyeceğini doğrulayacak kadar gerçekliği bilir.” Bu ifade, kendi kendini çürütmek için gerekli olan her şeyi kendi içinde barındırmaktadır. Eğer bir kişi gerçeklik hakkında bazı bilgilere sahip ise, gerçekliğin tümünün bilinemeyceğini iddia edemez. Eğer bir kişi gerçeklik hakkında hiçbir bilgiye sahip değil ise, gerçeklik hakkında hiçbir şey iddia edemez. Gerçeklik hakkındaki bilginin katıksız ve istisnasız negatif olduğunu belirtmek kafi gelmez, çünkü bu tür bir bilgi, gerçekliğin ne olamayacağına dair bilgidir, çünkü her negatif ifade bir pozitif ifadenin önceden varsayımıdır. Bir kişinin bir şeyin ne olmadığını anlamlı bir şekilde onaylayabilmesi için o “şey” hakkında bilgiye sahip olması gerekir. Görüldüğü gibi agnostisizm kendi kendini çürütmektedir, çünkü gerçekliği inkâr etmek için gerçeklik hakkında bazı bilgilere sahip olduğunu kabul eder. (Geisler, CA, 20)

Bu tür bir agnostisizmi savunmak mümkün değildir: “Gerçekliğin bilinme olasılığı açıktır. Hatta felsefe tarihinin en uzun süre süregelen varsayımı bu olmuştur. İnsanlık her zaman gerçeğin peşinde olmuştur ve olacaktır. Bu olasılığı tecrübeden bağımsız olarak yok etmeye çalışan her muhakeme sadece kendi kendini çürütmez, aynı zamanda temel felsefe akımına karşı ters kulaç atmaya çalışmak demektir.” (Geisler, PR, 89)
Mortimer Adler, Kant’ın agnostisizmine bir soru ile karşılık vermektedir: “Bilme imkânımız olanlar, duyu-tecrübe sınırlarımız [Kant] içinde yer alanlar ise, [bir] kişinin bu sınırın dışında kalanların gerçek olmadığını ileri sürmeye hakkı olur. Ancak nasıl olur da bu sınırın aşılamayacağını iddia eden birisi, kendisi bu sınırı aşmadan bu sınırın arkasında kalanlar hakkında yorum yapabilir?” (Adler, LTL, 34)
Filozof Ludwig Wittgenstein şunları ifade etmiştir: “Düşünceye bir limit belirleyebilmeniz için bu limitin önünde ve arkasında kalanlar hakkında düşünebildiğinizi kabul etmeniz gerekir.” (Wittgenstein, TLP)
Etienne Gilson şu konuya dikkat çeker: “Bir varlığın özü hakkındaki bilgiye sahip olamayacağımıza dair bir bilgiye sahip olunma iddiası, Kant’ın doktrininin en önde gelen tutarsızlığıdır.” (Gilson, BSP, 131)
Ravi Zacharias, bu konuda şunları söylemiştir: “Kant’ın son gerçeklik hakkındaki agnostisizmi kendi kendini çürütmektedir. Son gerçeklik hakkındaki bir tutuma sahip olabilmeniz için son gerçeklik hakkında bir bilgi sahibi olmanız gerekir. Kant’ın dediği gibi izlenim sınırını aşmanın mümkün olmadığını söylemeniz zaten sizi bu sınırın diğer tarafına yerleştirir. Başka bir deyiş ile görünür dünya ile gerçek dünya arasındaki farkı ortaya koymak isteyen bir kişinin her ikisini de bilmesi gerekir.” (Zacharias, CMLWG, 203)
H. A. Pritchard, gerçeklik hakkındaki herhangi bir bilginin, idealizm ile tutarsızlık oluşturduğunu belirtmiştir:

İşte idealizmin kaçınılmaz sonucu: “Dünyanın zihne bağımlı olduğunu düşünebilmek için dünyanın bir birbiri ardına gelen görünümler içerdiğini kabul etmemiz gerekir.” Bu sonuç, gerçeklerin zihinle ilişkisinin bilindiği içerdiği sürece göze batmaz. Kant’ın idealizm anlayışının avantajı aslında idealizmi reddediyor olmasından elde edilmiştir. Fiziki dünyanın bir birbiri ardına gelen görünümler içerdiği sonucundan kaçınmanın tek yolu bilgi aracılığı ile gerçeklik ile zihnin ilişkisinin kabul edilmesi olmuştur. Bu şekilde bilinen gerçekliğin bağımsız varlığı farkına varılmadan kullanılmış ve genel görüş ile bir çelişkiye düşülmüştür. (Pritchard, KTK, 12-123)

2B. Zihnin Kategorilerinin Gerçekliğe Tekabül Etmesi: Aksi Takdirde Agnostisizm İfade Edilemez
Profesör Geisler, gerçekliğin bilgisini reddetmenin abesliğini ortaya koymuştur:

Kant’ın, düşünce kategorilerinin (birlik ve nedensellik gibi) gerçekliğe uyarlanamayacağına dair argümanı başarısız olmuştur. Gerçekliğin kategorileri, zihin kategorilerine tekabül etmedikçe gerçeklik hakkında hiçbir ifadede bulunamayız, buna Kant’ın ifadeleri de dahildir. Gerçek dünya anlaşılabilir olmadıkça, kendisi hakkında yapılacak hiçbir ifade geçerli olmayacaktır. Gerçeklik hakkında olumlu ya da olumsuz herhangi bir ifadede bulunabilmek için zihnin gerçekliğe olan preformasyonu mecburidir. Düşünülemez olduğu iddia edilen gerçeklik hakkında düşünce de beyan edilemez.
Agnostiklerin gerçeklik hakkında ifade de bulunmayıp sadece bilme sınırı altında kalanlar hakkında ifade bulunmaları gerekir ifadesi de kendi kendini çürüten bir girişimdir; çünkü bir fenomenin ya da görünümün limitlerinin ötesini bilemeyeceğimizi söylemek, bu limitin çizgisini belirlemek demektir. Limitlerin belirlenebilmesi için limitlerin aşılmış olması gerekir. Bir kişinin şu noktada gerçeklik ya da görünüm biter ya da başlar diyebilmesi için az da olsa bu limiti aşıp geriye doğru bir yargıda bulunması gerekir. (terc: Suyun kaynama noktasını tespit etmek için suyu kaynatmanız gerekir.) Başka bir deyiş ile bir kişinin gerçeklik ve görünüm arasında ayrım yapabilmesi için ikisini de bilmesi gerekir. (Geisler, CA, 21)

H. A. Pritchard, ‘gerçeklik bildiğimizdir’ argümanına şu cevabı vermiştir:

Bu düşünce tutumuna verilecek temel itiraz bu tutumun bilginin doğası ile çeliştiğini göstermek olmalıdır. Bilgi koşulsuz bir şekilde gerçekliğin bilinmeden bağımsız olarak var olduğunu ve bizlerin de onu, bu bağımsız var olması esnasında bildiğimizi önceden varsayar. Gerçekliğin bizim bilişimizi ya da bilinmeye bağımlı olduğunu düşünmek basitçe imkânsızdır. Bilginin olması için ilk olarak bilinecek bir gerçekliğin olması gerekir. Başka bir deyiş ile bilgi var olanın keşfedilmesidir. Eğer gerçeklik, zihinsel bir eylem veya süreç sonucu oluşuyor olsa idi bu olaya “bilme” değil “yaratma” denirdi. “Yaratmanın” ve “bilmenin” özgü olduğu kişilerin birbirinden ayrı olduğu ise kesin bir durumdur. (Pritchard, KTK, 118)

Etienne Gilson şu beyanda bulunmuştur: “İdealist tezin tam aksine fikirlerimizin varlıklar ile uygunluk içerip içermediğini bilme imkânımız vardır.” (Gilson, PSTA, 275)
Paul Carus, zihnin kategorilerinin, gerçekliğin de kategorileri olarak kabul edilmemeleri durumunda agnostisizmin karşılaşacağı problemler hakkında şu yorumda bulunmuştur: “Kant zamanın ve mekanın objektif olduklarını reddederek hem bir karmaşa içerisine girmiş hem de kendi kendisi ile çelişkili bir duruma düşmüştür. Kant’ın iddia edebileceği iki olasılık vardır. Birincisi zaman ve mekan düşünen sübjenin, bedeninin sınırları içinde limitlidir olasılığıdır ki, bu tamamen saçma bir yorumdur. İkincisi ise zamanın ve mekanın sübjenin özüne atfedilmesidir ki, bu da Kant’ın zamanın ve mekanın öz ile değil görünümle alakalı olduğuna dair kendi terosi ile çelişir.” (Carus, EKP, in Kant, PFM, 233)
Mortimer Adler ideal­izmin kusuru hakkında şunları belirtmiştir: “Eflatun ve Descartes arkasında Kant ve Hegel, hissedilebilir ve anlaşılabilir alanları ayırmada aşırı ileri gitmişlerdir. Bunun altında yatan sebep zihne işlevini gerçekleştirmesini sağlaması için his tecrübesinden bağımsız bir otonomi atfetmeleridir. Bu durum Eflatun’un ve Descartes’in akıl sahibine his tecrübesinden elde edilmeyen, doğuş ile gelen ve özde yer alan fikri bahşetmelerine sebep vermiştir. Kant’ın deneyin/insan bilincinin sınırını aşan kategorileri aynı hatanın bir başka versiyonudur.” (Adler, TPM, 34)

Bilginin olması için ilk olarak bilinecek bir gerçekliğin olması gerekir. Başka bir deyiş ile bilgi var olanın keşfedilmesidir. Eğer gerçeklik, zihinsel bir eylem veya süreç sonucu oluşuyor olsa idi, bu olaya “bilme” değil “yaratma” denirdi.

- H. A. PRITCHARD

3B. Öz (Bir Şeyin Kendi İçinde Ne Olduğu) Kabul Edilmeden Varlığın Onaylanması Mümkün Değildir
Bu argümanı şöyle özetleyebiliriz:

Kant’ın numenin [gerçek dünya, dünyanın görünümüne karşı] ortada olduğuna ancak öz olmadığına dair iddiası, kendi kendini çürüten bir başka yaklaşımdır. Bir şeyin ne olduğunu bilmeden o şeyin ne olduğunu bilmek mümkün müdür? Bir şeyin ne olduğunu bilmeden, o şey hakkında herhangi bir doğrulamada bulunmak mümkün değildir. Bir şeyi “öz” ya da “gerçek” olarak nitelendirmek bile o şey hakkında bir şey söylemek demektir. Daha da ötesi, Kant bu durumun elde ettiğimiz görünümün bilinemez “kaynağı” olarak nitelendirmiştir. Bütün bunlar gerçek hakkında bilgilendiricidir: Elde ettiğimiz izlenimlerin gerçek ve öz kaynağıdır. Bu bile tam agnostisizmden bir adım gerisidir. (Geisler, CA, 2 1-22)

H. A. Pritchard şu iddia da bulunur: “Bilgi özünde gerçekliktendir ve bilinen olmasından bağımsızdır. Gerçekliğin zihne bağımlı olduğu iddiası, bir şeyin özünün, bilinen olmasından bağımsız olduğuna dair bir iddiadır.” (Pritchard, KTK, 121)
Etienne Gilson: “Ayırt etme yetisi ve idrağın kaynaklandığı ortak kök Kant tarafından kabul edilmiş, ancak bu kökün ne olduğunun bilinmediği de ileri sürülmüştür. Kant’a göre araştırılması gereken en son konu budur. Kısaca, idrağın anlaşılabilir dünyasına keyfen bırakılmış bir varlık gibi kalmamak için, ya varlığın tamamen reddedilmesi gerekir ya da geri kalan her şey gibi tecrübeden bağımsız bir şekilde oluşturulmalıdır” demiştir. (Gilson, BSP, 132)
Gilson sözlerine şöyle devam eder: “Kant’ın tenkitlerinde varlığa ya çok fazla yer verilmiştir ya da çok az. Hume’da olduğu gibi bolca kullanılmasının sebebi keyfi bir uygulamanın ürünü olmasıdır. Az kullanılmasının sebebi ise varlığın salt bir biçimde bilinemez olduğuna dair inanç ve Berkeley’in mutlak idealizminin aksine Kant’ın tenkitçi idealizminde pratik yer bulamaması olmuştur.” (Gilson, BSP, 134-135)
Paul Carus şunları ifade etmiştir: “Bundan dolayı duygularımızın bir eseri olarak ortaya çıkan ve bizim sezgilerimizin oluşturduğu dünya resminin sübjektif bir görünüm olduğunu kabul etsek de... Kant’ın aksine bizim iddiamız bu resmin unsurlarının varlık formunda var olduklarıdır. Kant formu tamamen sübjektif yaparak bütün fikirleri, bütün düşünceleri, bilimin tümünü sübjektif kibire indirgemiştir. Berkeley’den daha idealisttir. Sadece form kanunları gerçekliğin objektif unsurları olarak kabul edilirse, bilim objektif bir bilme metodu olarak kabul edilmektedir.” (Carus, EKP, Kant, PFM, 236)
Carus şu sonuca varmıştır: “Eğer varlıklar özlerinde objektif ve bizim duyularımızdan bağımsızsalar, onların bilinemezliklerini reddetmemiz gerekir.” (Carus, EKP, Kant, PFM, 236)
Rudolph G. Bandas, var olma fikrinin gerçekliğe tekabül ettiğini iddia eder:

Var olma fikrinin objektifliği konusunda elimizde ne gibi bir güvence vardır? Deneysel varlığı özünde kıyaslayamadığımıza göre, bu fikrin gerçekliğe tekabül ettiğini nasıl bilebiliriz? Bu zor soru yeni bir soru değildir. Daha önce ileri sürülen bu yaklaşımlar önce Aristo sonra Aziz Thomas tarafından çürütülmüştür. Modern düşünüşün karakteristik eğilimi, bölmek ve ayırmaktır. Epistemoloji alanındaki gerçekleştirilen en ölümcül hataları ise, öz ile bilinen objeyi birbirinden ayırmak, arkasından da ümitsiz bir şekilde obje ile özne arasında oluşan uçurumu kapatmaya çalışmak olmuştur. (Bandas, CPTP, 62)

Bandas, var olma fikrinin evrenselliğini ortaya koyar:

Var olma fikri; ister olası ister olmuş, ister olan ister olacak her türlü gerçekliğe uygulanabilir. Gerçekliğin her derecesine uygulanabilir. Var olma olmadan doğrulama da olamaz. Kendimizi varlıktan ayırmaya çalışmak, entelektüel bir intihardır, sonsuz bir sessizliğe gömülmek anlamına gelir. Modern düşünürlerden daha dogmatik ve daha kategorik olan birisi, özneli yüklemli bir cümle kurduğu anda var olma felsefesini, sonuçlarını, imalarını ve alt çıkarımlarını kabul etmiş olur. (­Bandas, CPTP, 346)

Cambridge Felsefe Sözlüğünde Panayot Butchvarov, agnostik bir kişinin özü reddetmesi durumunda şu iki arzu edilmeyen sonuç ile karşılaşacağını belirtir:

Objelerin gerçekliğine dair bir konsept oluşturamayız itirazının kabul edilmesi, objelerin özünde gerçek bilgiye ulaşamayacağımız ve gerçeğin bu objelerin tekabül etmesi olarak görülmemesi gerektiği anlamına gelir. Bu durumda karşımıza ciddi iki sonuç çıkar: (i) gerçek obje olmadığına dair absürd görüşü kabul etmemiz gerekir, çünkü gerçekte hiçbir objenin konseptini oluşturamayacağımız anlamına gelir; ya da (ii) “gerçeklik,” “kavram,” “tecrübe,” “bilgi,” “gerçek” gibi terimlerin anlamlarında dramatik bir değişim gerçekleşir. (Butchvarov, MR, alıntı yeri Audi, CDP, 488)

Butchvarov şöyle devam eder: “Eğer bizim bağımsız uzaysal dünya kavramımız sübjektif ise; böyle bir dünyanın varlığını savunmak için yeterli bir sebebimiz yok demektir. Bunun en büyük sebebi ise, bizim kavramsal yetilerimizden bağımsız olan bir kavramdan bahsetmek, bir çelişkidir.” (Butchvarov, MR, alıntı yeri Audi, CDP, 490)

Eğer bizim bağımsız uzaysal dünya kavramımız sübjektif ise; böyle bir dünyanın varlığını savunmak için yeterli bir sebebimiz yok demektir. Bunun en büyük sebebi ise, bizim kavramsal yetilerimizden bağımsız olan bir kavramdan bahsetmek, bir çelişkidir.

- PANAYOT BUTCHVAROV

4B. Kant’ın Epistemolojisi Gerçekliğe Ulaşamaz Çünkü Gerçeklik ile Başlamaz
Bu bölümün girişinde belirttiğimiz gibi gerçekliğe ulaşmak için zihnin içinden başlamak hatalı bir yoldur.
F. H. Parker, başlamak için en doğru adresin gerçeklik olduğunu belirtir: “Bilinen gerçeklerin varlığının bilinmelerine bağımlı değildir. . . ya doğalarına ya da varlıklarına; bilgi, bilinen gerçeklere bağımlıdır.” (Parker RAK, alıntı yeri Houde, PK, 48)
Etienne Gilson bu hataya düşen idealistin karşılaşacağı ikilemi tanımlar:

Realist ve idealist arasındaki en büyük farklılık şudur: İdealist düşünür, realist bilir. Realist için düşünme; bilginin geçmişteki bazı işlerini organize etmek ya da içeriklerine yoğunlaşmaktır. Realist için düşünmenin gerçekleşmesi için, ilk önce bilginin var olması gerekir, işte bu yüzden muhakemesinin başlangıç noktası olarak düşünceyi değil gerçekleri alır. İdealist ise tam tersi olarak düşünceden varlıklara ulaşmaya çalışır, ancak başlangıç noktası bir objeye tekabül etmedikçe bilgiye ulaşamaz. İdealist, realiste düşünceden ayrılan objeyi tekrar birleştirebilmenin yolunu sorar; realist hemen bunun mümkün olamayacağı ve bu yüzden bir idealist olmadığı cevabını vermelidir. Buna rağmen realizmde bilgiden ayrılır, buna zihnin bir objeyi kavrama eyleminden kaynaklanması olarak bakılır. Realist için bu soru, çözümsüz bir problem değildir, ancak tamamen farklı olan, sahte bir problemdir. (Gilson, VMYR, alıntı yeri Houde, PK, 386)

Gilson, bir idealist ile tartışacaklara şu öneride bulunur:

İdealizmin, realizmi sıkıştırmak istediği imkânsızlıklar köşeleri aslında idealizmin kendi icadıdır. Bize bilinen varlık ile varlığın özünü karşılaştırma konusunda meydan okuduğu zaman, aslında kendi içindeki kanseri ortaya koyar. Realist için, idealistlerin anladığı bir şekilde “numen” (öz) diye bir şey yoktur. Bilgi, zihnin varlıkları özünde algıladıklarını önceden varsayar. Düşüncemizde yer almış olan bir varlık hakkında, gizemli ve bilinmeyen ikinci bir öz yaratmanın hiçbir anlamı yoktur. Bilmek demek bir şeyi düşüncedeki şekli ile anlamak değil, düşüncede bir varlığı olduğu gibi anlamaktır. (Gilson, VMYR, alıntı yeri Houde, PK, 388)

Realist ve idealist arasındaki en büyük farklılık şudur: İdealist düşünür, realist bilir. Realist için düşünme; bilginin geçmişteki bazı işlerini organize etmek ya da içeriklerine yoğunlaşmaktır. Realist için düşünmenin gerçekleşmesi için, ilk önce bilginin var olması gerekir, işte bu yüzden muhakemesinin başlangıç noktası olarak düşünceyi değil gerçekleri alır.

- ETIENNE GILSON

5B. Kant’ın Priori Sonuçlarının Kesinliği, Bilimsel Keşifler ile Çürütülmüştür
Priori demek “tecrübeden bağımsız” demektir. Mortimer Adler, Kant’ın tecrübeden bağımsız sentetik yargılar ile ne yaptığını açıklar: “Kant insan zihnine şunları yapıştırmıştır: kavrayış ya da sezgi formunda deney sınırını aşan formlar (zaman ve mekan formları) ve deneyin sınırını aşan idrak kategorileri.” Kant’ın bu cömert bağışının altında yatan gerçekler şunlardır: “Zihin bu deney sınırını aşan formları ve kategorileri tecrübeye getirir, böylece yaşayacağımız tecrübenin şeklini ve karakterini belirlemiş olur.” (Adler, TPM, 96)
Başka bir deyiş ile zihin gerçekliği sadece bu tecrübeden bağımsız kategorilere göre algılayabilir. Bir şeyin gerçekliğe tekabül etmesi (gerçek olması) hakkında bir hüküm verebilmemiz için tek yol, bizim gerçeklik ile yaşamış olduğumuz tecrübelerden değil, bu tecrübeden bağımsız kategoriler üzerinde geçer.
Kant’ın niyeti Öklid geometrisini, aritmetiğini ve Newton fiziğini, tecrübeden bağımsız sonuçları biçimleyen gerçeklik olarak göstermektir ancak Adler bizlere Kant’ın bunu yapmaya çalışırken içinde olduğu hayal dünyasını ortaya koyan üç tarihi olayı hatırlatır:

Öklitçi olmayan geometrinin keşfi ve gelişimi ile modern sayılar teorisi, bizim algı anlayışımızı yönlendiren ve Öklit geometrisi ile basit aritmetiği gerçek ve kesin kılan Kant’ın icat ettiği deneyin sınırını aşan zaman ve mekan formlarının salt bir biçimde uydurma olduğunu göstermeye kafi gelmelidir.
Benzer bir şekilde, Newton [evren devasal bir makinadır ve Tanrı bu sistemin dışındadır] fiziğinin yerini alan modern rölativist fizik; nedensel kanunlara olası ve istatistik kanunlarının eklenmesi; temel partikül fiziğinin ve kuantum fiziğinin gelişimi, Newton’un fiziğine kesinlik ve kusursuzluk bahşeden Kant’ın icat ettiği deneyin sınırını aşan zaman ve mekan formlarının salt bir biçimde uydurma olduğunu göstermeye kafi gelmelidir.

Adler şu sonuca varmıştır: “Her ne kadar sıra dışı ve dahice hazırlanmış bir entellektüel çalışma olarak takdir görse de, yirminci yüzyılda yaşayan birisinin bu keşiflerden sonra hala daha Kant’ın deney üstü felsefesini ciddiye alması şaşırtıcı bir durumdur.” (Adler, TPM, 97-98)
Paul Carus şu iddiada bulunur: “Varlıkları objektif var oluşlarında tarif etme konusunda bazı bilim adamlarının kişisel başarısızlıklarına rağmen, insan zihni üzerinde garip bir etki yarattığını ileri sürüp, bilimi reddedene kadar insanlık bilim idealinin hakkettiği değer her geçen gün daha fazla artmaktadır.” (Carus Kant, PFM, 236)

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar