Sömürgecilik Sonrası (Post-Colonialism)


Basit bir tanımla sömürgecilik, askeri ve siyasi güç kullanarak, ekonomik açıdan hammadde ve ucuz işgücü kazanılabilecek yabancı bir toprağa girmek ve buna uygun şartları yaratıp bu durumun idamesi için çaba göstermektir. Bu terim, aynı zamanda yabancı işgal güçleri ile yerli halklar arasında sürekli artarak devam eden sömürgeci güçler lehine kültürler arası alışverişi, etkileşimi ve karşılaşmaları da içerecektir[123].

Dinlere yönelik sömürgeci tavırların izleri sömürgeciliğin etkin olduğu yıllara kadar gider. Söz gelişi 1847’de İngiliz teolog Frederick Denison Maurice, The Religions of World (Dünya Dinleri) adlı çalışmasında dinlerle ilgilenen akademik bir disiplinin, öncelikle öteki ülkelerle ticaret işine girişen, onları fetheden veya onları hakimiyeti altına almak ve bu hakimiyetini sürdürmek isteyen bir ulus için yararlı olacağını açık bir dille belirtmişti[124].

Daha yakın bir dönemde (1958), Amerikan Dinler Tarihçi Huston Smith, The Religions of Man (İnsan’ın Dinleri) adlı eserinde Amerikan Hava Kuvvetleri’ne özel olarak verdiği Dinler Tarihi konferansları dizisinin çok yararlı olacağını umduğunu zira bu tür bilgilendirmelerin bir gün önemli işlevler göreceğini belirtir. Söz gelişi ona göre belki ileride, incelemekte oldukları kavimler veya onların güçleri, Amerika için müttefik veya düşman veya askeri işgal unsurları olabilecektir[125]

Günümüzde pek çok alanda olduğu gibi din bilimleri alanında da çoğunlukla antropolojik araştırmalarla üretilen din hakkındaki Batı menşeli bilgilerin, sömürgeci güçlerle yakın ilişki içinde olduğu ileri sürülmektedir. Söz gelişi Ortadoğu kökenli Edward Said, 1978’de yazdığı ve 1993’e kadar pek çok baskısı yapılan Orientalism (Şarkıyatçılık) adlı eleştirel eserinde, sömürgecilik ve sömürgecilik sonrası dönemlerde sosyal ve kültürel antropologlar başta olmak üzere batılı bilim adamlarının oynadıkları etkin rolleri geniş olarak anlatmaktaydı. Ona göre Oryantalizm, Batı kaynaklı metinlerdeki basit Doğu algısı değildir. Aksine bu sömürgeci bir ideolojidir ve daha çok, Batılılara ait Doğu hakkındaki jeopolitik bir bilincin, estetiksel, bilimsel, ekonomik, sosyolojik, tarihsel ve felsefi metinler içinde yayılmasıdır[126].

Aynı şey tarih için de düşünülebilir; söz gelişi sömürgeci güçler için sömürülen topraklardaki insanların/kavimlerin yerel tarihleri hakkında sağlıklı bilgi olmaksızın, o topraklarda tutunmak imkansızdı. Bu yüzden sömürgecinin arzuladığı kognitif yapı, “tebaa/hizmetkar olma, hatta sömürgeciliğe uygun olarak hayatı anlamlandırma ve sömürgeci gücün o topraklarda istikrarı” olarak belirlenmişti. Sonuçta sömürgeci güçler için bu konuları tahlil edecek yeni akademik metotlara ihtiyaç vardı[127].

Avrupa sömürgeciliği sadece İngiltere[128] ile sınırlı değildir, İspanya, Hollanda, Fransa, İtalya, İskandinavya ülkeleri de muhtelif dönem ve yerlerde sömürgeciliği yürütmüş ve bunu küresel bir fenomen haline getirmişti. Sömürgeciliğe fayda sağlayacak çalışmalar listesinin en başında, tarih, etnografya, antropoloji gibi doğrudan “yerel halkların kimliğini merak eden ve bu konuda sömürgecilerin merakını gideren” çalışmalar olmuştur. Tabii olarak Amerika yerlileri, Afrika, Ortadoğu, Güney Asya, Doğu Asya ve Büyük Okyanus gibi bölgelerdeki insanların dinleri, inanç kültleri de sömürgeciliğin meraklandığı alanlardı. Dinler Tarihi’nin sömürge ve sömürge sonrası dönemlerdeki durumu ile gelecekle ilgili kaygıları, metodoloji çalışan Dinler Tarihçiler için önemli bir fenomen olmuştur.

Biraz daha somut bir ifadeyle Dinler Tarihi geçen bir buçuk asır içinde bazı dönemler sömürgeci devletlerin milli politikasına hizmet etmek gayesiyle kullanılmıştı. Söz gelişi bu devirlerde disiplin, mahalli kültürleri “tanımak, yararlanmak ve kontrol altında tutmak”gayesiyle siyasi ve tarihsel hak iddia eden güçler tarafından nüfuz altına alınmak istenmiştir. Bu etkileri dönemin Dinler Tarihçilerinin çalışmalarında açıkça görmek mümkündür. Söz gelişi; İngiliz Dinler Tarihçiler, klasikler ile Doğu ve Afrika dinleri çalışmalarına, Fransız Dinler Tarihçiler, Afrika dinleri ve klasiklere, İtalyan Dinler Tarihçiler, klasik döneme, Alman Dinler Tarihçiler, Asya ve Yakın Doğu araştırmalarına, Hollandalılar, Endonezya ve Afrika dinlerine, Danimarkalı ve İsveç Dinler Tarihçileri, Yakın Doğu ve Asya dinlerine yönelmişlerdi[129].

Daha öznelleştirirsek Dinler Tarihi bağlamında ilk dönemin kendini sömürgecilikten arındırdığı tam olarak söylenemez. Nitekim Friedrich Max Müller (Ö. 1900)’in modern Dinler Tarihi disiplininin kurucusu olarak 1870 yılında verdiği bir konferansta İngiliz sömürgecilik ve emperyalizm kültürünün kendi akademik din çalışmalarına maddi ve manevi destek olduğunu açıkça itiraf eder. Dahası Mukayeseli Din Bilimi’ni geliştirirken Müller, diğer teorisyenlerle[130] birlikte hareket ederek İngiliz sömürge merkezleriyle taşradaki sömürge toprakları arasındaki uzaklık ve farklılıkların giderilmesi ve ilkel dönemlerdeki ataların karakteristiklerini yerinden görülmesi için çalıştıklarını açık bir şekilde söyler[131]. Hatta Müller, biraz daha ileri giderek “böl ve yönet” (divide et impera) şeklindeki Latinlerin sözünü Dinler Tarihi’ne uygulamaktan çekinmez ve onu “tasnif et ve fethet” (classify and conquer) şekline dönüştürür[132]. Zaten Müller, başta Rig Veda’nın İngilizce edisyonu için gerekli finansman kaynağı olmak üzere Hint kültürel mirası konusundaki uzmanlığının maddi desteğini, sömürgeci Doğu Hint Şirket’ine (East India Company) borçlu olduğunu açıklamaktadır. Buna ilave olarak o, din ile ilgili teoriler için gerekli “hammaddelerin” sömürgelerden gelmesi gerektiğini söylerken[133] aslında toplanan bu malzemelerin “metropolitan” merkezlere taşınıp buralarda emperyalist amaçlı din çalışmaları yararına kullanılmak üzere işlenip teorileştirilmesi gerektiğini anlatmaktadır.

Bu bakımdan pek çok çağdaş Dinler Tarihçisine göre Müller ile beraber dönemin bir çok bilim adamı, sömürgecilik bağlamında “fazla masum” değildir. Hatta onlara göre bu bilim adamları, mukayese metodunu öncelikle “taşradan” gelen ve farklı, exotik ve “vahşi dünya” olarak değerlendirilen yabancı yerlere ait bilgiler için kullanmaktaydılar ve bunu yaparken de dinin kaynağı konusunda dönemin baskın teorisi, evrim anlayışına göre hareket ediyorlardı[134].

Sömürgeciler ile din bilimleri arasındaki ilişki özellikle çağdaş Dinler Tarihçilerin dikkatinden kaçamayacak ölçüde derindir. Özellikle Amerikan kökenli din bilginleri, eski dönem sömürgecilik konusunda Avrupalı meslektaşlarının daha özeleştirili davranması gerektiğini ve bunun gerçek bilimsel çaba olacağını belirtirler. Bunun yanında Avrupalılara ait din bilimlerinde muhtemel ileri sömürgecilik teorileri (post-colonial theories), metodolojik sorun olarak önemli din bilimi dergilerini meşgul etmektedir. Söz gelişi çağdaş bazı Dinler Tarihçiler, söz konusu modern sömürgecilik döneminde baskın kültürün etkisi altında melezleşen pasif kültürlerin oluştuğunu ve melez yerel kültür ile üstün ve baskın olan kültür arasında senkretik bir durumun ortaya çıktığını ileri sürerler[135]. Melezleşen kültür terimi, karmaşık bir din anlayışını akla getirse de aslında dinî açıdan zihinsel sömürgeciliği ima eden bir kelimedir. Çağdaş Dinler Tarihçi David Chidester, ileri sömürgecilik zihniyetinin, baskı altındaki yerel kültürlere yönelik olarak din olgusu yeniden tanımlamak istediğini ve onu alabildiğine açık ama söylem, pratik yarar ve sosyal stratejiler bakımından baskın kültüre doğru kayan bir şekle sokmaya çalıştığını, böylece sömürülecek dindar kitlenin karmaşık ve çok kültürlü bir dünya içine sokulmak istendiğini iddia etmektedir[136].

İleri sömürgecilik eleştirilerine muhatap olmamak için çağdaş Dinler Tarihi, hem küresel hem de mahalli anlamda “özgün bir alem” içinde kendine yön vermek zorunda olduğundan, günümüzün karmaşık kültür ve dinî yapıları içinde dengesini korumak ve gelecekteki yönünü belirlemek için yeni bilişsel haritalara (cognitive mapping) ihtiyaç duyacaktır. Zira Dinler Tarihi’nin yeni metodolojik çalışma alanlarından bazısı, geleneksel dini araştırırken bazısı ise dindarların tüm maddi ve manevi yönlerini, öznellik-sübjektiflik ikilemlerini, sürekli karşılaşmalar ve değişimler içindeki modern dönemi yaşamaya anlamaya ve yorumlamaya çalışmaktadır[137]. Dinler Tarihi, bir kimlik ve farklılık bilimi olarak çeşitli dinleri ve somut olarak dindarların hayat görüşlerini incelediği için ileri dönem sömürgeciliğin (post-colonialism) meydan okumasına karşı dikkatli olmak ve kendi stratejisini, insanın doğasına ait hassas temas noktalarına uygun olacak şekilde yeniden belirlemek zorundadır.

Ancak bunu yaparken şu unutulmamalıdır; üçüncü dünya ülkelerindeki Dinler Tarihçiler, -belki kendilerince haklı olarak-dinleri hakkında eserler kaleme alan eski sömürgeci ülkelerdeki bazı Dinler Tarihçilerini metodolojik açıdan sömürgecilik dönemini sürdürmekle, hatta yeni bir sömürgeciliği çağrıştıracak şekilde dinleri hakkında kurgusal veya masa başı bilgiler vermekle suçlayabilirler[138].

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <img> <b> <dd><img>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar